Makaleler’ Kategorisi için Arşiv
Hazreti Ali´nin eğitim metodu
04 Eylül 2010 Yazan Harun YahyaHazreti Ali´nin eğitim metodu
Hazreti Ali’nin (kv) Şahadeti ve Vasiyeti -Hz. Ali’nin, Hz. Hasan’dan Sordukları
Eğitimin en önemli şekillerinden biri, soru cevap şeklinde sohbet etmektir. Hz. Ali (kerremellahu vechehu) zaman zaman çocukları ile sohbet eder, onlara sorular sorarak eğitirdi.
Kadı Ebu’l-Ferec’in de dediği gibi Hz. Hasan’ın babasına verdiği cevaplar oldukça hikmetli ve faydalıdır. Bu cevaplar onun ilim, anlayış ve kavrayışının çok yüksek olduğunu, hayatı ve insanları çok iyi tanıdığını, ilmi ile amel eden, nefsini terbiye etmiş müstesna bir şahsiyet olduğunu göstermektedir.
Hz. Ali (kv) mahdumlarından Hz. Hasan’a (radiyallahu anhu) sorar;
— Ey oğlum! İstikamet nedir? Hz. Hasan:
— Ey babacığım! İstikamet, kötülüğü iyilikle önlemektir.— Şeref nedir?
— Halkını ve aşiretini eğitmek, bu sırada sana karşı yaptıkları hataları kaldırabilmektir.
— Başka nedir?
— Kardeşlerin ile anlaşmak, komşularını korumaktır.
— Mürüvvet nedir?
— Kişinin iffetli olması ve hatalarını sürekli düzeltmesidir.
— Dikkat nedir?
— Sıradan işleri dahi önemsemek, basit de olsa kötülükten uzak durmaktır.
— Islah nedir?
— Öncelikle kişinin kendini kötülüklerden koruması, sonra yakınlarının iyi olması için gayret göstermektir.
— Semahat nedir?
— Kolay ve zor zamanlarda adaletten ayrılmamaktır.
— Cimrilik nedir?
— Elindekini şeref vesilesi, infak ettiğini kayıp ve zayi saymandır.
— Kardeşlik nedir?
— Zor ve rahat zamanlarda vefalı olmaktır.
— Korkaklık nedir?
— Dostuna karşı cüretli, düşmanına karşı çekingen olmaktır.
— Ganimet nedir?
— Takvaya yönelmek, dünyaya meyletmemek peşinde koşulması gereken ganimettir.
— Hilm nedir?
— Nefsine hâkim olup kızgınlığı yenmektir.
— Zenginlik nedir?
— Az dahi olsa, Allah’ın taksimine razı olmak. Asıl zenginlik müstağni olmaktır.
— Fakirlik nedir?
— Her şeye heveslenmek, istemektir.
— Menfaat nedir?
— Çok cesaretli olup insanların en güçlüsünü yenmektir.
— Zillet nedir?
— Saldırı anında korkmaktır.
— Cesaret nedir?
— Akranları ile mücadele edebilmektir.
— Külfet nedir?
— Kendini ilgilendirmeyen şeyler hakkında konuşmaktır.
— Mecd nedir?
— İhtiyacı olduğu zaman verebilmek, kendine karşı yapılan suçları affetmektir.
— Akıl nedir?
— Kalbi korunması istenen her şeyden korumaktır.
— Ahmaklık nedir?
— Liderini, yöneticini ziyaret edip ona karşı sesini yükseltmektir.
— Övgü nedir?
— Güzel şeyleri yapıp, kötü şeylerden sakınmaktır.
— Güven nedir?
— Sürekli hilim, yakınlarına şefkat, insanların suizan edeceği şeylerden kaçınmaktır.
— Sefahat nedir?
— Dünyaya dalmak, kötülüğe sürükleyen kişilerle arkadaşlık etmektir.
— Gaflet nedir?
— Camileri terk edip fesatçı insanlara itaat etmektir.
— Mahrumiyet nedir?
— Sana arz edilen nasibini almamaktır.
— Aciz kimdir?
— Aciz, sürekli sakalı ile oynayan ve yerlere çokça tükürendir.
— Güzellik nedir?
— Ahlak güzelliğidir.
— İman ile yakin arasında ne kadar mesafe vardır.
— Dört parmak ara vardır.
— Nasıl?
— İman kulağının duyduğu, kalbinin tasdik ettiği her şeydir. Yakin ise gözünün gördüğü ve kalbin kabul edip mutmain olduğu şeylerdir. Göz ile kulak arasında ise yalnızca dört parmak vardır. (1)
Hz. Hasan Efendimizin verdiği cevaplar, ahirzamanın kirli felsefi görüşleri karşısında; değer yargıları bozulmuş, paradigmaları bozulmuş bazı Müslüman kardeşlerimizin aklını ve kalbini aydınlatıcı ve arındırıcı niteliktedir.
Kavramların düzgün anlaşılmadığı hiçbir hayat nizamı insanı kurtuluşa götüremez. Belki insanı doğruyu yanlış anlamaya götürdüğü için helak eder. Bu sebepten Müslümanlar Hz. Hasan’ın Hz. Ali’ye verdiği ve “neyin ne olduğunu” açık ve kesin anlamlarla ortaya koyduğu cevapları tekrar tekrar okunmalı ve en iyi şekilde anlaşılmalıdır.
Hz. Ali’nin Vasiyeti
Şehit olacağını anlayan Hz. Ali, oğulları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i yanına çağırarak onlara vasiyet etti:
“Size Allah’a karşı takva sahibi olmanızı tavsiye ediyorum. O size yönelse dahi siz dünyaya yönelmeyin. Kaybettiğiniz hiç bir şeye ağlamayın. Her zaman hakkı ve hakikati söyleyin. Yetime merhamet edin. Yardım isteyenin yardımına koşun. Ahiret için hazırlanın zalimin hasmı mazlumun yardımcısı olun. Kınayanın kınamasından çekinmeden kitap ve sünnete göre amel edin.”
Muhammed b. Hanif’e bakan Hz. Ali:
— Onlara söylediklerimi aklında tuttun mu? Diye sordu. O:
— Evet, dedi. Hz. Ali:
— Onlara tavsiye ettiğim şeyleri sana da tavsiye ediyorum. Kardeşlerine saygıda kusur etme. Üzerindeki haklarını yerine getirmeye özen göster, emirlerini yerine getir. Onlardan habersiz bir iş yapmaya kalkışma!
Cehenneme Nispetle Her Bela Afiyettir Sonra Hz. Hasan’a döndü.
— Ey oğlum! Sana takvayı, namazı vaktinde kılmanı, zekâtını yerine ulaştırmanı, abdesti güzel bir şekilde almanı tavsiye ediyorum. Abdestsiz namaz olmadığı gibi zekâtı engelleyenin namazı da kabul edilmez. Kızgınlığını yenip sana karşı yapılan haksızlıkları bağışlamayı, sıla-i rahmi, cahilce hareket yapanlara karşı yumuşak davranmayı, dinde anlayışlı olmayı, kararında sebatı, Kur’ân’ı rehber etmeyi, güzel komşuluğu, kötülüklerden sakınmayı, iyiliği emredip kötülükten sakındırmayı tavsiye ediyorum.” (2)
“Ey oğlum! Sana gizli ve açık her yerde takvaya riayet etmeyi, kızdığın veya razı olduğun zamanlarda hakkı söylemeyi, zengin ve fakirlikte tutumlu olmayı, dost ve düşmana karşı adil olmayı, canlı (yani dinçken) ya da üzerine tembellik çöktüğünde amel etmeyi, sıkıntı ve geniş anında Allah’tan razı olmanı tavsiye ediyorum.
“Ey oğlum! Cennete gitmemekten daha büyük şer, cehennemden kurtulmaktan daha büyük hayır yoktur. Cennetin dışındaki her nimet onun yanında çok küçüktür. Cehenneme nispetle her bela afiyet sayılır.
“Ey oğlum! Nefsinin ayıbını gören kişi başkasının ayıpları ile uğraşamaz. Allah’ın taksim ettiğine razı olan, kaçırdıkları şeylerden dolayı hüzünlenmez. Haksız olarak kılıç sıyıran kişi aynı kılıçla öldürülür. Kardeşine kuyu kazan, kendi kazdığı kuyuya düşer. Kardeşinin sırlarını çıkaran kişinin ayıpları ortaya saçılır. Başkası ile alay eden, aynı konuda hafife alınır. Kendi hatalarını unutan başkalarının hatalarını büyük görmeye başlar. Görüşünü beğenen sapar, kibirlenen zelil olur. Kötülük yapılan mekânlarda bulunan ithama maruz kalır. Aklını öne çıkarıp başkasını dinlemeyenin ayağı kayar. Âlimlerle oturanlar saygınlık kazanır. Kişi ne ile fazlaca meşgul olursa onunla tanınır. Çok konuşan çok hata yapar, hatası fazlalaşanın hayâsı azalır. Hayâsı azalanın sakınması azalır. Sakınması azalanın kalbi ölür. Kalbi ölen cehenneme girer.”
İşleri Allah İçin Olana Müjdeler Olsun!
“Ey oğlum! Edep en hayırlı mirastır. Güzel ahlak en iyi dosttur. Ey oğlum! İnsanı kurtuluşa götüren yol on kısma ayrılır. Bunlardan dokuzu (Allah’ı anmak hariç) susmak, biri sefih insanların meclisinden uzak durmaktır.
“Ey oğlum! Fakirliğin süsü sabır, zenginliğinki şükürdür. Ey oğlum! İslam’dan daha yüce bir şeref, takvadan daha aziz bir değer, verâdan daha sağlam sığınak, tövbeden daha iyi şefaatçi, afiyetten daha güzel elbise yoktur. Hırs yorgunluğun anahtarıdır. İş yapmaya başlamadan önce gerekli tedbirleri almakta acele etmek pişmanlıktan kurtarır. İnsanlara düşman olarak ahirete hazırlanmak ne kötü azıktır. Öğrenmesi, ameli, sevgisi, kızması, alması, bırakması, konuşması, susması, işi ve sözü Allah için olana müjdeler olsun!” (3)
Hz. Ali, (kerremellahu vechehu) Ramazan’ın yirmi birinci günü şehit edilince, Hz. Hasan halka bir konuşma yaptı. Babasının yaşamından örnekler vererek faziletlerinden bahsettikten sonra:
— O Kur’ân’ın indiği, Hz. İsa’nın Rabbine yürüdüğü, Hz. Musa’nın vefat ettiği gün öldürüldü. Allah ona salât ve selam etsin!” (4)
Hz. Hasan’ın oğlu Ali anlatıyor: “Babam, babası Hz. Ali öldürülünce halka bir konuşma yaptı. Allah’a hamd ve sena Resulüne salât ve selam yaptıktan sonra şöyle dedi: “Bu gece, önceki insanların fazilette kendisini geçemediği, sonrakilerin faziletine kavuşamayacağı bir insan vefat etti. Allah Resulü’nün (sallallahu aleyhi vesellem) ona sancağı verdiğinde sağına Cebrail (aleyhisselam), solunda Mikail (aleyhisselam) geçer, onlarla birlikte savaşır, zafer kazanmadan dönmezdi.”
Ehl-i Beyt’i Sevmek Farzdır
“Vefatından sonra geriye bıraktığı altın ve gümüş paranın tamamı ailesi için almayı düşündüğü hizmetli için ayırdığı 700 dirhemdir.
“Ey İnsanlar! Beni tanıyan tanır. Tanımayan bilsin ki ben Hz. Ali’nin oğlu, Peygamberin, müjdeci ve uyarıcı, insanları Allah’ın izniyle Allah’a çağıran, parıldayan ışığın torunuyum. Ben Cebrail (aleyhisselam)’ın hanesine inen Ehl-i Beyt’ten biriyim. Ben Allah’ın kendilerinden kötülükleri gidererek tertemiz yaptığı Ehl-i Beyt’tenim. Ben Allah’ın her Müslüman’a sevmeyi farz kıldığı Ehl-i Beyt’tenim.
“Allah Tebâreke ve Teâlâ Peygamberine şöyle buyurdu: ‘…De ki: ‘Ben buna karşılık sizden yakınlık sevgisi dışında hiçbir karşılık istemiyorum. Kim bir iyilik yaparsa onun sevabını fazlası ile veririz. Şüphesiz Allah bağışlayan ve şükrün karşılığını verendir.’ buyurmaktadır. (Şûrâ, 42/23.)
“Ayette geçen iyilik yapmaktan maksat, bizim yani Ehl-i Beyt’in sevgisidir. Kim bizi severse yaptığı iyiliklerin sevabı kat kat artar.” Konuşması bittiğinde, gözlerinden akan yaşlar sakalını ıslatmıştı. Onu dinleyen herkes ağlıyordu.(5) n
Notlar: 1-Mizzî, Tehzibü’l-Kemal, 1248; İbn Manzûr, Muhtasar, 7/30, 31; İbn Kesîr, el-Bidaye ve’n-Nihaye, 11/202. 2-Taberî, Tarih, 6/62. 3-Ahmed b. Hanbel, Fedâilü’s-Sahabe, 2/560. 4-Hâkim, Müstedrek, 4688. 5-Hâkim, Müstedrek, 4802; Şâmî, Sübülü’l-Hüdâ, 11/67
ABDULLAH KARA-DR. ELİF HİLAL KARA
Gülistan dergisi
102. Sayı
Haziran 2009
Popularity: 1% [?]
DUA ŞEKLİ
02 Eylül 2010 Yazan Harun YahyaDUA ŞEKLİ
Allah Rasulü (sav) hayat-ı seniyeleri içinde dua esnasında ellerini farklı farklı şekillerde tutmuştur. Mesela; Bedir’de ellerini koltuk altları gözükecek derecede kaldırmış gece yatarken döşekte ellerini birleştirmiş namazların arkasında yaptığı dualarda omuz aralığı ölçüsünde ellerinin aralarını açmış yağmur duası ya da bela ve musibetlerin def’i için yaptığı dualarda da avuç içlerini aşağıya doğru çevirmiştir.
Dua esnasında ellerin alacağı şeklin hükmü ne farz ne vacib ne de müstehaptır. Fukaha buna âdab hükmünü vermiş ve hadis kitaplarında da bu mesele âdâb bölümünde yer almıştır. Bu sebeple kim ne şekilde ve nasıl dua ederse etsin ya da bunlardan sadece bir tanesini benimsesin netice itibariyle Allah Rasulünün sünnetine ittiba etmektedir.
Allah Resulü Efendimiz her gece yatmadan evvel iki elini açarak birleştirir, ihlas, felak ve nas surelerini okuyarak ellerinin içine üfler sonra başından ve yüzünden başlayarak üç defa elinin eriştiği kadarıyla bütün vücudunu sıvazlar ondan sonra yatardı. Hz Aişe Validemiz Efendimizin bunu her gece üç defa yaptığını rivayet etmektedir. Günümüzde ellerini kapalı şekilde dua eden insanlar unutulmuş bir sünnetin ihyasını gerçekleştirmektedirler. Peygamber Efendimiz buyurmuşlardır ki: “Kim benim sünnetimi ihya ederse (tatbik ederse) beni sevmiştir. Beni seven, cennette benimle beraberdir.” Kenzul Ummal: 1/184
DUÂDA ELLER NASIL TUTULACAK
DUÂNIN ÂDÂBI ve BİR SÜNNETİN İHYASI
HADİS-İ ŞERİF MEALİ : Eshab-ı Kiramdan İbn-i Abbâs (r.a.) buyurdu : ” Efendimiz Hazretleri duâ ettikleri zaman iki ellerini birbirine birleştirirlerdi ve ellerinin içini mübârek yüzlerine mütemâyil kılarlardı. İşte ellerin duâda tutuluş şekli şöyledir ( deyip bizzat ellerini birleştirerek göstermişlerdir… Duâda Resûlullah (S.A.V.) gözlerini semaya kaldırmazlardı.
Duâda ellerin birleştirerek yapılmasının evla ve efdal olduğuna dair birçok delil vardır. Şöyleki :
1- Çeşitli ilimlere âid eserler yazmış , İslâm âleminin şarkında garbında pek meşhur olan Huccet’ül-İslam ( İslâmın parlak delil ve yıldızı ) diye anılan İMAM-I GAZÂLİ Hazretlerinin dört ciltlik ölümsüz eserinde yukarıdaki Hadis-i Şerif zikredilmektedir.
(KAYNAKLAR : 1- İhyâ Ulûmü’d-diyn’de . Cilt.1 Sahife 305 Mevzuu: Âdâbü’d-duâ- BULUNDUGU YER: Eski eser Kütüphaneleri ve Arapça kitap bulunduran kitapçılar.2-İhyâü Ulûmü’d-diyn Tercemesi- Tercüme Eden:Ahmed Serdaroğlu(Diyanet İşleri Müfettişi) Eseri Takdim eden : Ahmed Davudoglu,Yayınlayan:Bedir Yayınları CİLT.1 Sahife :880.)
2- Ayrıca, İmâm Şeyh Hüsâmüddin Hazretleri’nin ” Eddürretü’l-Fahireh f î Eşrâti’s-sâa ” adlı eserinde ” Ve min âdâbihi cem’ul-keffeyni inde raf’ihima felâ yüferrikuhüma ” (Eller , duâya kalktıgı zaman birleştirmek, aralarını ayırmamak duânın âdâbındandır.) diye geçiyor.
3- TAHTÂVÎ adlı Fıkıh Kitabının 173 ncü sahifesinde : ” Duâda elleri zammetmek , yani birleştirmek duânın âdâbındandır. “ diye geçiyor.
4- MEVZÛÂTÜ’L-ULÛM Tercemesi, Yazarı :Taşköprülüzâde Ahmed Efendi- Baskı Tarihi : 1313 Hicri -İkdam Matbaası – Cilt.2 Sahife 410 da : ” Ve dahi lâyık olan oldurki, iki keffini (elini ) bir yere getirip , zamm eyleyip batınlarını ( avuçlarının içini ) vechine mukâbil ( yüzüne karşı ) eyleye. “ diye geçmektedir. (5-6/Temmuz/1984 Fazilet Takvimi)
DİĞER DELİLLER :
5- SAHİH-İ BUHÂRİ’DE ( En muteber hadis kitabı ) Cilt: 4-6 Bab: 14-17 Mevzuu: Kitabü Fezâili’l-Kur’an. Sahife :106 da, şöyle geçmektedir : Hazreti Aişe’den (R.A.) rivâyet olunmuştur. ” Nebi ( S.A.V) her gece yatagına geldiği zaman İKİ ELİNİ BİRLEŞTİRİR ,bunlara nefes eder ve İhlas, Felak ve Nas sûrelerini okurdu. Sonra iki eliyle, başından,yüzünden ve vücûdunun ön tarafından başlayarak ( bütün ) vücûdunu sıvazlardı. Bunu üç defa tekrar ederdi. “ diye yazzmaktadır.
6- SAHİH-İ BUHÂRÎ MUHTASARI TECRÎD-İ SARÎH TERCEMESİ’NDE . Cilt.11 Yayınlayan: Diyanet İşleri Başlkanlığı Mevzuu: Peygamberin İhlasa devamı , Sahife 236,bulunan Hadis-i şerif de,
7- SÜNEN-İ TİRMİZÎ’DE Cilt: 4-5 Bâb: 20-21 Numarası : 3402 , deki Hadis-i Şerif de,
8- SÜNEN-İ EBÎ DÂVÛD’DA Cilt: 5 Sahife 303, de bulunan Hadis-i Şerif de,
9- RİYAZU’S- SÂLİHIYN ve TERCEMESİ ( Hadis Kitabı ) Cilt :3 Numarası :1490 Yayınlayan : D.İ.Başkanlığı.Sahife 61 deki Hadis-i Şerif te, dua edenin iki ellerini birleştirerek duâ etmesi gerektiği beyan edilmektedir.
” KİM BENİM BİR SÜNNETİMİ İHYA EDERSE ( DİRİLTİRSE ) , BENİ SEVMİŞ OLUR. KİM DE BENİ SEVERSE CENNETTE BENİMLE BERABER OLUR. “ Hadis-i Şerif Sünen-i Tirmizî – İlim-16 -
BİRBİRİMİZE DUA EDELİM
Popularity: 1% [?]
İtikâfa Dair Bazı Meseleler
02 Eylül 2010 Yazan Harun Yahyaİtikâfa Dair Bazı Meseleler
Belli bir mescidde, Mescid-i Haram’da itikâfa niyet eden kimse, başka bir mescidde itikâfa girebilir.
Bir ay itikâf adansa ve bundan yalnız gecelere veya gündüzlere niyet edilse, bu niyet sahih olmaz. Çünkü ay, belli mikdardaki geceler ile gündüzlerden ibarettir. Onun için geceli ve gündüzlü bir ay itikâf gerekir.
Yalnız gündüzleri itikâfda bulunmaya niyet edilmesi sahihdir. Bu durumda her gün fecrin doğuşundan önce mescide girip güneşin batışından sonra çıkılır. Fasılasız itikâfa niyet edilmemişse, istenilen günlerde itikâf yapılabilir. Bir gün için itikâfa niyet edildiği zaman da, buna gece dahil olmaz. Fakat fasılasız şu kadar gün itikâfa denilerek nezredilse, geceler de bu nezre girer. Aksi de böyledir. Bu durumda itikâf için güneşin batışından önce mescide gidilir. Belli olan geceler ve gündüzler mescidde kalınır. Son günün güneş batışından sonra mescidden çıkılır. Böylece itikâf sona erer.
Muayyen bir ramazan ayını itikâfla geçirmeğe nezredilse, o ramazan orucu bu itikâf orucu içinde yeterli olur. Böyle bir nezir yapıldığı halde, ramazan orucu tutulup da itikâf yapılmasa, başka bir zamanda oruçlu olarak fasılasız bir ay itikâf edilmesi gerekir. Eğer itikâf yapılmaksızın diğer bir ramazan girecek olsa, artık bunda yapılacak itikâf yeterli olmaz. Çünkü bu takdirde kazaya kalan itikâfın orucu, insan üzerine düşen bir borç olmuştur. Bu, ikinci ramazan orucu ile ödenmiş olamaz.
Belirtilmeksizin bir ay itikâf yapmayı nezreden kimse, ramazanda bir ay itikâfda bulunmakla bu nezrini yerine getiremez. Çünkü bu itikâf için, bir ay oruç tutmayı da bu nezirle üzerine yüklenmiş bulunur. Ramazan orucu ise, kendisine ayrıca farz olan bir ibadettir.
Bir kimse nezrettiği bir itikâfı yapmadan ölecek olsa, her gün için bir fidye ödenmesini vasiyet etmiş olması gerekir. Çünkü vacib olan bir itikâf, orucun bir parçasıdır. Onun için oruçtaki fidye, bunda da gerekli olur. Ancak fakir ise, o zaman Yüce Allah’dan af ve mağfiret dilemelidir.
İtikâfı Bozan ve Bozmayan Şeyler
İtikâf halinde olan bir kimsenin dinî ve tabiî ihtiyaçları için zaruri olarak mescidden dışarı çıkması, itikâfı bozmaz.
Örnek: İtikâfda bulunanın (mutekifin) cuma namazını kılmak için mescidden çıkması, din bakımından bir özür olduğundan itikâfına engel değildir. Zaten cuma namazının süresi bilinmiş olduğundan, adağın dışında kalmış olur.
Yine, abdest ihtiyaçlarını gidermek ve gusletmek için çıkması da tabiî bir özür olduğundan itikâfa zarar vermez.
Yine, bulunduğu mescidin yıkılmaya yüz tutması veya oradan zorla çıkarılması da zarurî bir özür olduğundan itikâfa zarar vermez.
(Şafiî’lere göre, cuma namazı için başka bir camiye çıkılıp gidilmesi itikâfı bozar. İtikâf bir hafta devam edecekse, cuma namazı kılınan bir mescidde itikâfa girmelidir.)
Cuma namazını kılmak veya ihtiyacı gidermek için en yakın olan yere gidilir, arkasından mescide dönülür. Bir özürden dolayı mescidden çıkılınca, başka bir mescidde o itikâf tamamlanır.
Bir özür olmaksızın mescidden çıkmak itikâfı bozar. Onun için itikâf yapan bir kimse, geceleyin veya gündüzün özür bulunmaksızın bir müddet kasden veya sehven mescidden çıkarsa itikâfı bozulur. Bu müddet, iki İmama göre, bir günün yarısından ziyade bir zamandır. Bir görüşe göre de, günün belirsiz bir saatinden ibarettir. Kadın da itikâf ettiği odadan özürsüz evinin içine çıksa, itikâfı bozulur.
Şu işleri yapmak için mescidden dışarıya çıkmak da itikâfa engel olur: Hasta ziyaretinde bulunmak, cenaze hizmetinde bulunmak, cenaze namazı kılmak, şahidlik etmek, bir hastalık sebebiyle bir saat kadar dışarı çıkmak da itikâfı bozar. Ancak itikâf adağı yapılırken, hastaları ziyaret ve cenaze namazında bulunmak şart kılınmışsa, bunlar için çıkılması itikâfı bozmaz.
Pek az rastlanan bir özürden dolayı da dışarı çıkmak itikâfı bozar. Boğulmakta olan veya yangına düşmüşü kurtarmak için dışarı çıkmak itikâfı bozduğu gibi, cemaatın dağılmasıyla dışarıya çıkmak da bozar.
İtikâfda bulunan bir kimseye, bu ibadeti esnasında birkaç gün baygınlık veya cinnet gelse, itikâfı bozulur. İyileşip kendine gelince yeniden itikâfa başlar. Öyle ki, bu durum devam ederek birkaç sene sonra üzerinden kalksa, yine itikâfı kaza etmesi gerekir.
Yukarıda anlatılan meseleler, vacib olan itikaflar içindir. Nafile olan itikaflarda, bir özür bulunsun veya bulunmasın, dışarı çıkmakla veya hastayı ziyaret etmekle itikâf bozulmaz.
Vacib olan bir itikâf bozulunca, onun kazası gerekir. Meselâ: Belli bir ay için yapılan itikâf esnasında bir gün oruç bozulsa veya dışarıya çıkılsa, yalnız bir günlük itikâf için kaza gerekir. Fakat belirsiz olarak fasılasız bir ay için nezredilmiş bir itikâf esnasında, böyle bir gün oruç bozulacak veya dışarıya çıkılacak olsa, yeniden bir aylık itikâfa başlamak gerekir. İtikâf yapan kimse ister kendi iradesi ile oruç yesin ve dışarı çıksın, ister iradesi dışında olarak cinnet ve bayılma durumuna düşsün, eşittir.
Başladıktan sonra bırakılan nafile bir itikâfın, tercih edilen görüşe göre, kazası gerekmez.
İtikâf eden kimse için, zevcesi ile cinsel ilişki kurmak veya buna sebeb olacak öpme ve okşama gibi herhangi bir hareket, gerek gündüz ve gerek geceleyin olsun, haramdır. Cinsel ilişki ister kasden, ister unutarak olsun, itikâfı bozar. İnzal olması şart değildir. Diğer hareketler ise, inzal olmadıkça itikâfı bozmaz. Bakmak ve düşünmek sonunda meydana gelecek inzal ve ihtilâm da itikâfı bozmaz.
İtikâf halinde olan kimse, muhtaç olduğu şeyleri mescidde bulundurmaksızın mescidde satın alabilir. Mescide zarar vermeyecek şeyleri mescide getirebilir. Mescid içinde yer-içer. Mescid içinde hazırlanmış uygun bir yer varsa orada abdest alıp gusledebilir. Böyle bir yer yoksa, dışarıya çıkar ve en yakın yerde abdestini alır ve yıkanır, beklemeksizin hemen mescidine döner.
İtikâfda olan kimse, ezan okumak için minareye çıkabilir. Minarenin kapısı mescidin dışında olsa bile zarar vermez.
“Allahım, bizi kendini senin kulluğuna adamış, emirlerine ve yasaklarına titizlikle uyan kullarından eyle. Amin. Ve övgü, âlemleri terbiye eden Allah’a mahsustur.
İtikâfın Mahiyeti, Nevileri ve Teşriî Hikmeti
İtikâf lûgat deyiminde bir şeye devam etmek manasındadır. Bir şeye devam eden kimseye de mutekif (itikâf yapan) denir. Şeriatta ise itikâf: Bir mescidde veya o hükümdeki bir yerde itikâf niyeti ile durmaktan ibarettir.
İtikâflar: Vacib, müekked sünnet ve müstahab nevilerine ayrılır. Şöyle ki: Dil ile nezredilen bir itikâf vacibdir. Ramazan ayının son on gününde itikâf, kifaye yolu ile bir müekked sünnettir. Başka bir zamanda ibadet niyeti ile bir mescidde bir müddet yapılan itikâf da müstahabdır.
Bir itikâfın en az müddeti, İmam Ebu Yusuf’a göre bir gündür. İmam Muhammed’e göre bir saattir. Bir saat, fıkıh alimlerine göre, zamanın belirsiz olan az veya çok bir parçası demektir. Yoksa bir günün yirmi dört saatte biri demek değildir.
(İtikâfın en az müddeti, Malikî’lerce tercih edilen görüşe göre bir gündüz kadar, bir gecedir. Şafiîlere göre de, “Sübhanellah” denilmesinden bir an kadar fazla olan pek az bir zamandır.)
İtikâfın meşru olmasındaki hikmet ve yarara gelince, bu pek önemlidir. Resulü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz Medine-i Münevvere’ye hicretinden sonra ahirete göçüşlerine kadar her Ramazanın son on gününü itikâf ile geçirirlerdi.
İhlâs ile olan bir itikâf, amellerin pek şereflisi sayılmaktadır. Bu sayede kalbler bir müddet olsun, dünya işlerinden uzak kalır ve Hakka yönelir, birer Beytullah olan mescidlerden birine şu şekilde devam eden bir mü’min çok kuvvetli bir kaleye sığınmış, kerim olan mabudunun feyiz ve yardım kapısına sığınmış olur.
İslâm büyüklerinden ünlü Ata demiştir ki: “İtikâf yapan, ihtiyacından dolayı büyük bir zatın kapısında oturup dilediğini elde etmedikçe buradan ayrılıp gitmem, diye yalvaran bir kimseye benzer ki, Allah’ın bir mabedine sokulmuş, beni bağışlamadıkça buradan ayrılıp gitmem demektir.“
Bir mü’minin her gün azalmakta olan hayat günlerinden faydalanarak böyle kutsal bir yerde bir zaman ebedi ve ezelî yaratıcısına olanca varlığı ile yönelip saf bir kalb ve temiz bir dil ile ibadette bulunması, manevî bir zevke dalması ne büyük bir nimettir.
İtikâf yapan bir kimse, bütün vakitlerini ibadete, namaza ayırmış demektir. Çünkü fiilî olarak namaz kılmadığı vakitlerde de mescid içinde namaza hazır bir haldedir. Bu bekleyiş ise, namaz hükmendedir.
Sonuç: İtikâf sayesinde insanın maneviyatı yükselir, kalbi nurlanır, simasında kulluk nişanları parlar, ilâhi feyizlere kavuşur. Ne mübarek, ne güzel bir hayat anı!..
İtikâfın Şartları
Bir itikâfın sıhhati şu şartların bulunmasına bağlıdır:
1) İtikâf yapan, müslüman, akıllı ve temiz bulunmalıdır. Onun için müslüman olmayanın, delinin, cünubun, hayız ile nifastan temiz bulunmayanın itikâfı olmaz.
Gayr-i müslim ibadete, mecnun da niyete ehil değildir. Temiz olmayanların da mescidlere girmesi yasaktır.
2) İtikâfa niyet edilmiş olmalıdır. Buna göre niyetsiz olarak yapılan bir İtikâf geçerli değildir. Çünkü bunun bir ibadet olabilmesi niyete bağlıdır.
3) İtikâf, mescidde veya o hükümdeki bir yerde yapılmalıdır. Şöyle ki: İçinde cemaatla namaz kılınan herhangi bir mescidde İtikâf yapılabilir. Büyük camilerde yapılması daha faziletlidir. Kadınlar da kendi evlerinde mescid edinilen veya mescid olarak ayıracakları bir odada itikâfda bulunurlar. Buraları onların hakkında birer mescid sayılır. Kadınların dışardaki mescidlerde itikâf etmeleri caiz ise de, kerahetten kurtulamaz. Kadınların kendi evlerinde namaz kılmaları, mescidlerde namaz kılmalarında daha faziletli olduğu gibi evlerinde itikafları da her türlü fitne ve fesad düşüncesinden beri olacağı cihetle mescidlerde itikâfda bulunmalarından daha faziletlidir.
(İmam Şafiî’ye göre , itikâf tazime lâyık bir yerde yapılabilir ki, o da mescidlerdir. Evlerde mescid edinilen yerler, bu tazime lâyık değildir.)
4) Vacib olan bir itikâfda, itikâf yapan oruçlu bulunmalıdır. Bu halde orucun yanılarak bozulması itikâfa zarar vermez. Diğer itikâflar için oruç şart değildir. Çünkü onlar için bir müddet yoktur. Öyle ki camiden bir iki saat içinde çıkıncaya kadar itikâfa niyet edilmesi de sahihdir.
(Şafiî’lere göre, vacib bir itikâfda da oruç şart değildir.)
İtikâf için büluğ, erkeklik, hürriyet şart değildir. Buna göre akıllı olan çocuğun, kadının, kölenin itikâfları sahihdir. Şu kadar var ki, kadının itikâfı kocasının ve kölenin itikâfı da efendisinin iznine bağlıdır. İsterse bunlar itikâfı nezretmiş olsunlar, hüküm aynıdır. İzin bulunmayınca kadın, nezretmiş olduğu itikâfı kocasından ayrıldıktan sonra, köle de azad edildikten sonra kaza eder.
Bir kimse, itikâf için zevcesine izin verse bundan dönemez, artık engellenmesi doğru olmaz. Efendi ise, kölesine verdiği izinden dönebilir.
Mükâteb (sözleşmeli) bir köle ise, efendisinin izni olmasa da, itikâfda bulunabilir. Çünkü kısmen hürriyetine sahibdir.
Kaynak : Büyük islam ilmihali
Popularity: 1% [?]
Mehdi (a.s.) Hakkında Günümüz Yazar ve Mütefekkirlerinin Görüşü
30 Ağustos 2010 Yazan Harun Yahya![]() |
![]() |
![]() |
FETHULLAH GÜLEN
Hz. Mehdi (a.s.)’nin Ortaya Çıkışı ve Hz. Mesih’in Gelişi “Mesîh ve Mehdî ile alakalı hadis-i şerifler ve ümmetin kabulü esas alınınca nüzûl-ü Îsâ’ya (Hz. İsa’nın tekrar yeryüzünü gelişine) ve zuhur-u Mehdî’ye (Hz. Mehdi (a.s.)’nin ortaya çıkışına) inanmak Efendimiz (sav)’e îtimadın ve güvenin ifadesidir denilebilir.” (Mesih Nerede? Mehdi Kim? isimli makaleden http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/kirik.testi/a12729.html) Hz. Mehdi (a.s.)Peygamber (sav) Soyundan Olacaktır “Hz. Mehdî ile alakalı hadis-i şeriflere de iki örnek vermek yerinde olsa gerektir: “Mehdî bizden, Ehl-i Beyttendir. Allah onu bir gecede zafere erdirecektir. Mehdî, Fatıma evlâdındandır” (İbn Mâce, Fiten, 34; Dârimî, Mehdî, 1). “Dünya hayatının sona ermesine bir gün bile kalsa, Allah zulümle dolu olan dünyayı adaletle dolduracak Ehl-i Beytten birini gönderecektir” (Ahmed b. Hanbel, II, 117-118). Cenâb-ı Hak, rahmetinin eseri olarak her bir fesad-ı ümmet zamanında (Müslüman toplulukların bozulmaya uğradığı dönemlerde) bir muslih, (ıslah edici) bir müceddid, (dini yenileyip aslına döndüren) bir halife-i zîşan, (İslam topluluğuna lider bir kişi) bir kutb-u âzam, (zamanının en büyük dini lideri) bir mürşid-i ekmel (üstün bir yol gösterici) ya da bir nevi mehdî hükmünde mübarek zatları göndermiş, fesadı izale edip (bozulmayı önleyen) milleti ıslah etmiş, din-i Ahmedîyi (İslam’ı) muhafaza buyurmuştur. Bu hususu (konuyu) nazara veren (ilgilere sunan) ve siyaset sahasında Mehdî-i Abbâsî, (başarılı kişiler için bir benzetme olarak kullanılır) diyanet âleminde Gavs-ı Âzam, (zamanının en büyük alimi, Abdulkadir Geylani) Şâh-ı Nakşibend, (Nakşibendiliğin kurucusu, Muhammed Bahauddin) aktâb-ı erbaa (dört ünlü ehli sünnet alimi olarak bilinen kişiler) ve oniki imam (Hz. Ali’nin soyundan gelen oniki halife) gibi zatları misal gösteren Bediüzzaman der ki, “Madem O’nun âdeti öyle cereyan ediyor, (işliyor) âhir zamanın en büyük fesadı zamanında, elbette en büyük bir müçtehid, (gerektiğinde ayet ve hadislerden hüküm çıkaran bir alim) hem en büyük bir müceddid, (dini yenileyici) hem hâkim, hem Mehdî, hem mürşid, (insanlara doğru yolu gösteren) hem kutb-u âzam (zamanının en büyük dini lideri) olarak bir zât-ı nuranîyi (nurlu bir şahsı) gönderecek ve o zat da ehl-i beyt-i Nebevîden (Hz. Peygamber (sav)’in soyundan) olacaktır. Bediüzzaman, Hz. Mehdî ile alakalı hadislerin zayıf (doğruluğu şüpheli) olduğu iddiasına karşı da, “Hangi mesele var ki, bazı kitaplarda ona ilişilmesin? Hattâ İbn-i Cevzî gibi büyük bir muhaddisin (hadis uzmanının) bazı sahih ehâdîse (doğruluğu net olan hadislere) mevzu (manası yanlış hadis) dediğini, alimler taaccüple (şaşkınlıkla) nakletmişler. Hem her zayıf veya mevzu hadîsin mânâsı yanlıştır demek değildir.” (http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/akademi.yazilari/2000.akademileri/a2290.html) Boyunduruk Yere Konduktan Sonra “İnsanımızla beraber hepimizin ümidi çok kavidir (kuvvetlidir). Resulu Ekrem (sav)’e itimadımız (güvenimiz) vardır. Ümmetin başında sahabe-i kirama işarette bulunan kainatın efendisi (sav) ahirinde (son zamanlarında) boyunduruk yere konduktan sonra (çaresiz kalındıktan sonra) kaldıracağı müjdesini çoktan vermiştir. Dinin yeniden hayatlanacağının, canlanacağının ve bütün alemde LailaheillAllahMuhammedenResulullah yeniden mevceleneceğini (dalgalanacağını) ifade buyurmuşlardır, doğru söylemişlerdir.” (Ruh Ufku Serisi, 1.Cd, Işığa Doğru, 7.Kaset, Nil Yapımcılık A.Ş.) Beklediğimiz Genç “Fatih’ten bahsederken; ne güzeldir o emir, buna mazhar (sahip) olmak için 21-22 yaşındaki genç serdar (kumandan). Maddi manevi fizat hislerinden fedakarlıkta bulunuyordu. 20. asırda Kuran’a sahip çıkmasını beklediğimiz GENÇ DELİKANLIMIZ’ın yaşındaydı büyük hünkar.” (Ruh Ufku Serisi, 1.Cd, Gönül Dünyamızdan Konferansı, 1.Kaset, Nil Yapımcılık A.Ş.) 313 Kişi “Bedir’de bütün cihana (dünyaya) meydan okuyan insanların sayısı 313 taneydi, melek ismini okur gibi ben mühim yerlerde huzurunuza çıkarken onların adlarını okuyor, şefaat umuyor öyle huzurunuza çıkıyorum, o kadar azizdir benim nazarımda Bedir’de bulunan insan. Niçin azizdir? Tepeden tırnağa nar-ı beyzadır (beyaz ateştir) da ondan. 313 tane nar-ı beyza gibi adam olsa bugün, yeryüzüne hakim olmak mümkündür, ümid ediyoruz inşaAllah bu bağ, bu bahçe, bu bostan bu 300 adamı, 313 adamı yetiştirecek ümid ediyoruz.” (Ruh Ufku Serisi, 5.Cd, İçtimai Adalet Konferansı, 2.Kaset, Nil Yapımcılık A.Ş.) Peygamber Efendimiz (sav)’in hadislerinde, Hz. Mehdi (a.s.)’nin yardımcılarının sayısının 313 olacağı rivayet edilmektedir. Muhammed b. Hanefi (r.a.)’dan rivayet edildi ki: “Sayıları Bedir Ashabı (313) kadardır. Evvelkiler onları geçmediği gibi, sonrakiler de onlara yetişemezler. Onların sayıları TALUD ile nehri geçenler kadardır.” ( Kitab-ul Burhan Fi Alamet-i Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 57) Bedir savaşındaki askerler gibi 313 kişinin kumandasını elinde tutarak etrafa meydan okuyacak, çünkü bu 313 kişi gece abid (ibadet eden), gündüz kahraman niteliğini taşımaktadırlar. ( Kıyamet Alametleri, s. 169) Hz. Mehdi (a.s.)ile İlgili Hadisleri İnkara Mecal Yoktur “Kütüb-i Sitte’de dört muteber (itibar edilen) hadis kitabında; Hakimin Müstedrek’inde, Beyhaki’de, Tabarani’de Hz. Mehdi (a.s.)’nin geleceğine dair hadis-i şerifler vardır ki inkar etmeye adeta mecal (ihtimal) yoktur. Buhari ve Müslim-i Şerif’te sadece ismen gelecek bu zattan bahsedilmemekte, belki meçhul, gelecek yeryüzünü adaletle dolduracak bir şahıstan bahsedilmektedir. Buhari ve Müslim’de bahsedilen aynı şahıs diğerlerinde “Muhammed” isminde veyahut Efendimiz (sav) “benim ismimde olacak” sözü ile anlatmaktadır. Tıpatıp bir uygunluk vardır.” (Sohbetler, B Serisi, 14. Kaset, Yıl 1979) Bu İşin Liyakatlileri Gelince HEKİMOĞLU İSMAİL (Ömer Okcu) Nasıl ki, memurların ve askerlerin rütbesi ve mevkisi varsa, her Müslümanın da manen rütbesi ve mevkii vardır. Bunu, herşeyi bilen Allah bilir. Zaten rütbe ve mevkileri veren de O’dur. Herşeyi bilen Allah, bildiklerinden bir kısmını, bir kısım kullarına bildirir, bunlara “ehl-i keşif” derler, halk dilinde keramet ehli de denir. Veli, umumi bir sıfattır. Her veli keramet gösteremez, hatta kendi mânevi makamını bilmeyen veliler çoktur. Bir şahsın gösterdiği harika hallerin keramet sayılması için, o şahsın sünnet-i seniyyeye uygun yaşaması şarttır. Sünnet-i seniyyeye uygun yaşamayanların gösterdiği harika hallere istihraç denir, bu halin kerametle ilgisi yoktur. Keramet; İslâm’a hizmet eden şahsın, hizmet imkânları çeşitli şekillerde kısıtlanmış ise (Allah’ın lütfu ile) kerametle hizmetini devam ettirmesi, çevresindeki insanların İslâm’a bağlılığını kuvvetlendirmesi içindir. Bir de ikram vardır. Keramet gibi görünür fakat keramet değildir. Mesela, derse gelen şahıslardan birinin sorusuna Hoca Efendi bilmeden cevap verir. Sorusu olan, ‘Kalbimden geçeni bildi” dese de, Hoca Efendi bunun bir “ikrâm-ı İlahî” olduğunu bilir, şükreder, gurura düşmez ve kendinin keramet ehli olduğunu sanmaz, sanmamalı… İslâmiyet’i kıyamete kadar devam ettireceğini belirten Allah, dinine hizmet edecek kullarını gönderir; onlar da İslâm’a hizmet eder. İslâm’a hizmet edenler çeşitli manevî rütbede kimselerdir. Fakat Mehdilik makamı bunların en yücesidir. Nasıl ki meydan muharebesini kazanan paşa, mareşal olursa, Deccal’le mücadele eden veli de Mehdi makamına yükselir. Öyle ise Deccal’in olduğu zamanda Hz. Mehdi (a.s.)aranmalıdır. Amma Hz. Mehdi (a.s.)’yi tanıyıp tanımamak zannedildiği kadar önemli değildir. Hadis-i şerifle sabit olduğundan Mehdilik makamı inkâr edilmemeli. Fakat O’nu tanımamak da mesuliyeti gerektirmez. Çünkü sünnet-i seniyyeye ittibâ eden (uyan) herkes, Hz. Mehdi (a.s.)’nin askeridir. Öte yandan Hz. Mehdi (a.s.)’nin yakınında bulunan hatta her gün Hz. Mehdi (a.s.)’yi gören şahıs, Sünnet-i seniyyeye ittibâ etmezse (tabi olmazsa), hem Hz. Mehdi (a.s.)’den manen çok uzaktır, hem de dünya ve ahireti cehennem olur. Peygamberimiz (sav), insanlığın selameti için çok büyük çileler çekmiştir. Manevî makam itibariyle Peygamberimiz (sav)’e yaklaşanlar, çile bakımından da O’na yaklaşır yani çok çile çekerler. Fakat ahir zamanın eşhası mühimmesi (ahir zamanın önemli şahsı) öldürülemez. Hz. Mehdi (a.s.), Deccal’ın yaptığı işlerin zıddını yapar. Deccal hakla batılı karıştırır, Hz. Mehdi (a.s.)hak ile batılı ayırır; hakkı hak olarak gösterir, bâtılı da bâtıl olarak gösterir. Deccal yalancıdır, insanları aldatır. Hz. Mehdi (a.s.)gerçeği, hakkı söyler. Deccal günahları yayar. Hz. Mehdi (a.s.)insanları günah-ı kebairden (büyük günahlardan) men, sünnet-i seniyyeye sevk eder. Deccal diplomaya, mevkiye, makama, siyasî güce istinat (dayanır-güvenir) eder. Elinde bol servet vardır. Hz. Mehdi (a.s.)Allah’tan başka hiçbir şeye istinat edemez. Yani onun zahiri gücü olmaz. Belki diploması, parası, makamı, siyasi ve askeri gücü de olmaz. Hz. Mehdi (a.s.)imkânsızlıklar içinde birçok şeyler yapar ki, onun taraftarları da (Deccal’ın bütün imkânlarına karşı) Allah’a sığınarak İslâmiyet’i öğrensin, anlasın ve yaşasınlar. Devlete güvenen jandarma, nasıl tek başına bir köyü toplarsa aynı şekilde, Allah’a asker olabilen bir mü’min de dinsizliğin her türlüsüne meydan okuyabilir. Bunun için Hz. Mehdi (a.s.)’nin çalışmalarında en çok dikkati çeken husus, onun maddî imkanlardan mahrumiyetidir veya maddî imkanlara değer vermemesidir. Her türlü imkân vasıtadır, gaye değildir. Gaye, rıza-i İlahi’dir. Hz. Mehdi (a.s.), İttihâd-ı İslamcıdır (İslam Birliği) , Müslümanların bütününü ihata (içine alır, kuşatır) eder. Bir şahsın Müslümanlığına bir alâmet bulunsa, mü’min olduğuna hükmeder. Herkese iman cihetinden bakar. Zaten Mü’min, imanlı demektir. Âyeti kerime mealine göre “Mü’minler kardeştir”. Hz. Mehdi (a.s.), bu ayete istinad eder, mü’minleri kardeş bilir, İttihad-ı İslâm’a (İslam Birliğine) gider. Mü’min inanan, Müslüman ise İslamiyet’i yaşayan mânâsına gelir. Dolayısı ile Hz. Mehdi (a.s.), dinsizlik cereyanı karşısında, semavi dinlerin mensuplarına dahi sahip çıkar. Bir tarafta bir milyar Müslümanın, bir millet olarak ayağa kalkmasını ister, öte yanda Hristiyanlarla anlaşmalar yaparak, dinsizlik cereyanının yayılmasını önlemeye ve dinsizlikten Müslümanları hatta Hristiyanları korumaya çalışır. Bu durumda Deccal’ın yeri dinsizlik, Hz. Mehdi (a.s.)’nin yeri ise dindir. Öyle ise, ahir zamanda dinsizlikle din, bütün şiddeti ile çarpışacaktır; İslâmiyet, kıyamete kadar devam edecektir. Bir tek mü’min oldukça kıyamet kopmayacaktır. Kıyamet, kâfirlerin başına kopacak, bunun için mü’min, imanında ısrar etmelidir. Deccal zamanında Müslüman olmanın cezası vardır, bu hal, bir felakettir. Fakat felâketler sadece dindar olmaktan gelmez. Çıldırmak, sakatlanmak, trafik kazasına uğramak, kanser olmak, iflas etmek, işinden atılmak gibi her insanın başına yüzlerce felaket gelebilir. Bunların içinde sadece bir felaket “dindar olmak”tan gelir ki, o da ihtimaldir, gelir de gelmez de… Bir insanın yüz felaketten korkmayıp, sadece “dindar olmak” yüzünden gelecek felaketten korkması akıl kârı değildir. Nasıl ki fizik kimya kanunlarıyla binlerce problem çözülüyorsa, her bir Âyet ve Hadis de birer kanun hükmündedir, bunlarla da birçok içtimaî, iktisadî ve idarî problemler çözülür. Bu yolu Hz. Mehdi (a.s.)açar, Kur’an’ın engin mânâlarını gözler önüne serer. Kur’an-ı Kerim’in kendisi mucizedir. Öyle bir mucize ki her türlü kötülüğü yapabilen insanı, her türlü kötülükten vazgeçirir, her türlü iyiliği yapma noktasına getirir. Hz. Mehdi (a.s.)’nin taraftarlarında bu hal açıkça görülür. Kuran-ı Kerim, her asırda her türlü insana hitap ederek, her insanın dünyâ ve ahiretini cennet etmiştir. Nasıl ki her insan, eli yetiştiği meyvaları toplarsa, Kur’an-ı Kerim’den herkesin istifadesi vardır. Hz. Mehdi (a.s.)’nin taraftarlarında her yaşta, her kültürde insan bulunur. Beşerî fikirlerin yayıldığı devirlerde Kur’an, bütün fikirlerin üzerinde sultasını (üstünlüğünü) kurar ve Hz. Mehdi (a.s.), cevapsız kalan sorulara müdellel (kesin delillerle) cevaplar verir. Bilgisayarları yapanları yaratan Allah, bir kısım kullarının beynini, cevapsız sorulara cevap verecek şekilde programlamıştır. Bu hal, Hz. Mehdi (a.s.)’de en yüksek seviyeye varır. Her türlü imkânlarla Müslümanları İslâmiyet’ten çektikleri vakit, Kur’an-ı Kerim, etrafındaki surları yıkar, bizatihi (bizzat) kendi kendini hâkim kılar. Kimi, bir kısım Müslümanların yüce ahlâkına bakıp Kuran’ın hakkaniyetine kanaat getirir… Kimi Kur’an-ı Kerim’deki âyetlerin ve ayetlerdeki tertibin (ahengin), tevafukun (uygunluğun) gözükmesiyle imanını güçlendirir. Kimi, ayetlerin derin mânâsına hayran olup, bâtıl cereyanlardan Hak dine rücû eder (yönelir). Bu haller Hz. Mehdi (a.s.)’nin zamanında çok gözükür. Kur’ân-ı Kerim’i ilk anlatan ve tefsir eden Peygamberimiz (sav)’dir. Erkam (r.a)’ın evinde toplanıp İslâmiyet’i anlatırken, o günün süper güçlerinden Bizans ve Pers imparatorlukları hakkında bir şey söylemediği gibi, Kur’an’ın dışında da herhangi bir kitap okutup, anlatmamıştır. İslâmiyet’i öğrenen Sahabe, İslâm’a uymayan herşeye bâtıl demiş, İslâm’da güç kazanmış ve İslâm İmparatorlukları onların mânevi omuzlarında yücelmiştir. Hz. Mehdi (a.s.) de, bulunduğu asra bir baş tabib gibi çıkar, hastalığı teşhis eder . Kur’ân-ı Kerim’in reçete olduğunu belirtir. Nasıl ki eczanedeki her ilacın hastası ayrı ayrı ise… Nasıl ki reçeteye göre ilaç alınır ve tarifesine göre kullanılırsa… Aynı şekilde her bir âyet bir ilaçtır. Müslümanların manen hasta olduğu bir zamanda Hz. Mehdi (a.s.)çıkar, hangi âyetin, hangi derde derman olacağını bildirir ve Müslümanlar sırât-ı müstakime (doğru yola) girmeye başlar, şifa bulur. Hz. Mehdi (a.s.), bütün dikkatleri Kur’ân-ı Kerim’e, hadis-i şeriflere ve şeriat-ı fıtri (yaratılışa uygun olan) olan kitab-ı kainata çeker. O, sünnet-i seniyyeye öyle ittibâ (uyar) eder ki, Peygamberimiz (sav)’in tevazulu yaşayışını, bulunduğu asra getirir, her haliyle Müslümanlara örnek olmaya çalışır. Buna rağmen ona iftira ederler “kendini Peygamber zannediyor” derler. Hz. Mehdi (a.s.)’nin fani şahsını çürüterek, taraftarlarını soğutmak isterler. Amma onun düşmanları, ona fazla zarar veremedikleri gibi, onun talebelerine de zarar veremezler. Yapılan dev hizmetlerinin yanında görülen zararlar, devede kulak kalır. Peygamberimiz (sav)’in en büyük mucizesi Kur’an’dır. Kur’an’ın en büyük mucizesi de Peygamberimiz (sav)’dir. Peygamberimiz (sav)’in okur yazar olmaması yanında, Kur’an’ın her asırda, her türlü ilim adamına hitap etmesi, Kelâmullah olduğuna önemli bir delildir. Kur’an ahlâkı ile ahlâklanan Peygamberimiz (sav)’in en yüce ahlâka sahip olması da Kur’an’ın mucizesidir. 1400 senedir yetişen evliyalar, asfiyalar, üstadlar, imamlar, âlimler İslâmiyet’in hakkaniyetine manen imza atmıştır, Hz. Mehdi (a.s.)’nin de önemi, sünnet-i seniyyeye ittibâ edip (tabi olup), faziletli bir kişi olmasından ileri gelecek. Onun taraftarlarındaki üstün ahlâk, Deccal taraftarlarını şaşkına çevirecek. Ahlâksızlıktan bıkan pek çok kimse tövbekar olup, Hz. Mehdi (a.s.)’nin tarafında yer alacak. Hz. Mehdi (a.s.)bir kişi iken, taraftarları çığ gibi büyüyecek, herkes hayrete düşecek. Nasıl ki metafizik varsa, metakimya, metabiyoloji, hatta metatarih vardır. Tarihî hadiselerin başıboş, tesadüfen olmadığı ehl-i tahkikçe (araştırmacılarca) malumdur. İster hadiseler büyük adamların çıkmasına sebep olsun, isterse büyük adamlar büyük hadiseleri ortaya çıkarsın… Neticede insan, kendi kendinin eseri olmadığı gibi hadiseler de kendiliğinden olamaz. Atmosferi yaratan kim ise, fırtınayı yaratan da O’dur ve fırtınaları belirli bir hızın üstüne çıkarmayan, yine kâinatın hâkimi olan Allah’tır. Her türlü hadise, kâinat nizamı içinde yer alıp, vazifesini yapmaktadır. Pek çok karışıklıklar içinde bir nizam vardır. Zaman şeridi üzerinde hadiseler seyrederken âdeta peryod çizmektedir. Yani belirli zaman aralıklarıyla hadiselerin dozajı artıp eksilmektedir. Hicri 14′üncü asırdan bir misal verirsek, Hicri 15′inci asrı, dolayısı ile 2 peryodu anlamak imkânı hâsıl olur. 1882′de Hicri 1300 yılına girilmiştir. Böylece Hicrî 14′üncü asır başladı ve 1979 yılına kadar devam etti. Şimdi 14′üncü asırda yeryüzü sahnesine gelen şahıslara bir göz atalım. Tarihî bilginizle onların oynadıkları rolleri hatırlayacaksınız. Yine Hicrî 14′üncü asırda İngiliz Montgomeri (1887) gibi askerler, Aynstayn (1879-1955) gibi ilim adamları, Fransız Frelid (1856-1939) gibi tabibler, Rus Maksim Gorki (1868-1936) gibi romancılar ve İngiliz Lavrens (1888-1935) gibi casuslar önemli rol oynamıştı. Bunlar tarih sahnesinde yerlerini almış, birbirlerine karşı olanca güçleriyle mücadele etmiş kimselerdir. Çok büyük hadiselere sebebiyet vermişler veya çok büyük hadiselerin içinde yer almışlar… 1980 yıllarında ise, kitleleri peşinden sürükleyen liderlerin kalmadığını, âdeta güneşlerin batıp yıldızların kaldığını gördük. Çünkü 1980′de Hicri 15. asra girilmişti. Asrın başında idik. BU ASRIN MÜHİM ŞÂHISLARI ÇOCUK VEYA GENÇLİK ÇAĞINDA… Öyle ise iki bin yılı önemlidir. İşin garip tarafı sağ da, sol da iki bin yılına büyük önem vermektedir. Her iki taraf da, olacak hadiseleri şimdiden hissetmiş durumda. Bu satırların yazıldığı günlerde İslâm âlemi dahil, dünya üzerinde kapitalizmle sosyalizmin mücadelesi vardı. Acaba iki bin yılında İslâmiyet iktisat, içtimaiyat, kültür yönünden tarih sahnesine çıkacak mı? Zaten iki bin yılının önemi buradan ileri geliyor: Ya İslâmiyet HAKİMİYET noktasında ortaya çıkacak veya insanlığını kaybeden insanlar, bütün güçleriyle kıyameti arzu edecek. Çünkü kıyamete yakın zamanda en kötü insan bile kıyametin kopmasını isteyecek, kötülerin yüzünden dünya yaşanmaz hale gelecek. İslâmiyet’ten ayrılan insanlar, iyilik namına çok az şey yaparken kötülük namına büyük işler başarmakta… Bunun için insanlar insaniyetini kaybetmiş, bunun için insanlar perişan. Kâinata nizam veren Allah, insanlar için İslâmiyet nizamını göndermiştir. Nasıl ki kâinatın nizamı bozulunca kıyamet koparsa, İslâmiyet’e tabi olamayan insanların nizamı bozulacak yine kıyamet kopacaktır. Amma kıyametten evvel, her insan, kendi kıyameti olan ölümüne bakmalıdır. Herkes kabir kapısından geçip ahiret sarayında muhakeme olacaktır, hayatının hesabını verecektir. Günahkâr olanlar cehenneme, günahkâr olmayanlar veya affa uğrayanlar cennete gidecektir. Avrupa medeniyeti insanların inançlarını zedeledi ve âhiret inancını âdeta silip süpürdü. Kendi mimarını bilmeyen mimarlar yetişti, kendi mühendisini bilmeyen mühendislerin sayısı arttı. Böylece materyalist dünyada herkes yaptığının yanına kâr kalacağını zannedince insan, insan için kurt oldu. Âhiret inancı insanların birbirine faydalı olmasını temin eder amma, bu inanç nasıl verilebilir? Bu bakımdan iki bin yılıyla ve kıyametle meşgul olan insan kendini, ölümünü, ahireti unutmamalı ki, dünyamız düzelebilsin. ( Müslüman ve Para, Hekimoğlu İsmail (Ömer Okçu), Timaş Yayıncılık, Mart 2005, (Türdav Yayıncılık , 1.baskı, 1978) HÜSEYİN HİLMİ IŞIK “HZ. MEHDİ (A.S.)”: Hz. Mehdi (a.s.), ahir zamanda dünyaya gelecekdir. Adı, Muhammed, babasının adı Abdullah’dır. Resullulah (SAV) efendimizin soyundan olacakdır. İsa aleyhisselamla buluşacak, mezhebleri kaldıracak, yalnız onun mezhebi kalacak, her yeri alacak, her yerde adalet olacak, Eshab-ı Kehf, uyanıp mağaradan çıkarak, Hz. Mehdi (a.s.)’nin askeri olacakdır. Bazı saf kimseler, büyük zannetdikleri kimselere Mehdi demekdedir. Hz. Mehdi (a.s.)’nin alametlerini Resulullah (SAV) efendimiz bildirmişdir. İbni Hacer-i Mekki’nin (Alamat-ül-Mehdi) kitabında ve Suyuti’nin (El-Bürhan) kitabında bunlardan ikiyüze yakın alamet yazılıdır. (El-Fütuhat-ül-İslamiyye), ikinci cüz, ikiyüzdoksanyedinci sahifesinde diyor ki, “Beklenilen Hz. Mehdi (a.s.), Hazret-i Fatıma’nın soyundan olacakdır”. Mekke’de zuhur edecekdir. O zeman, Müslümanlar halifesiz olacakdır. İstemediği halde, zor ile halife yapılacakdır. Zuhur edeceği zeman ve yaşı ve ömrü kesin belli değildir). Hz. Mehdi (a.s.) çıkacağı zaman yeryüzünde halife bulunmayacağı ve Mehdiliklerini i’lan edenlerin Hz. Mehdi (a.s.) olmadıkları, buradan anlaşılmaktadır. Birçok hadis-i şeriflerde buyuruldu ki, (Hz. Mehdi (a.s.)’nin başı hizasında bir bulut olacakdır. Bulutdan bir melek: Bu Hz. Mehdi (a.s.)’dir, sözünü dinleyiniz!) diyecekdir. Bir hadis-i şerifde buyuruldu ki (İsmini duyduğunuz kimselerden, yeryüzüne dört kişi malik oldu. İkisi Mü’min, ikisi de kafir idi. Mü’min olan iki kişi, Zülkarneyn ile Süleyman “aleyhisselam” idi. Kafir olan ikisi de, Nemrud ile Buhtunnasar idi. Beşinci olarak, yeryüzüne, benim evladımdan biri, yani Hz. Mehdi (a.s.) de, malik olacakdır). Bir hadis-i şerifde buyuruldu ki: (Kıyamet kopmadan önce, Allahü teala, benim evladımdan birini yaratır ki, ismi benim ismim gibi, babasının ismi, benim babamın ismi gibi olur ve dünyayı adaletle doldurur. Ondan önce dünya zulmle dolu iken, onun zemanında adl ile dolar). Bir hadis-i şerifde buyuruldu ki: (Eshab-ı Kehf, Hz. Mehdi (a.s.)’nin yardımcıları olacakdır ve İsa “aleyhisselam” bunun zamanında gökden inecekdir. İsa “aleyhisselam”, Deccal ile harb ederken, Hz. Mehdi (a.s.), onunla beraber olacakdır. Bunun hükümdarlığı zamanında , her zemankinin aksine olarak ve hesabların tersine olarak, Ramazan-ı şerifin ondördüncü günü güneş tutulacakdır ve birinci gecesinde ay tutulacakdır). O halde, insaf etsinler ki, bu alametler, (cahillerin, Hz. Mehdi (a.s.) zannetdikleri kimselerde ve) o ölen adamda var mıdır, yok mudur? Hz. Mehdi (a.s.)’nin daha birçok alametlerini, Muhbir-i sadık “aleyhissalatü vesselam” haber vermişdir. Ahmed ibni Hacer-i Mekki hazretleri (Elkavlülmuhtasar fi alamatil-Mehdi) ismindeki kitabında, Hz. Mehdi (a.s.)’nin ikiyüze yakın alametlerini yazmışdır. Geleceği bildirilen Hz. Mehdi (a.s.)’nin alametleri meydanda iken, başkalarını Mehdi sananlar, ne kadar cahildir. Allahü teala, onlara, doğruyu görmek, nasib eylesin! (Celaleddin-i Süyuti’nin, ‘Cüz’ün minel-ehadis vel-asar-il-varide-ti fi hakk-ıl-Mehdi’ kitabında da Hz. Mehdi (a.s.)’nin alametleri bildirilmektedir). (s. 60-61) İmam-ı Rabbani “rahmet-ullahi aleyh”, ikinci cildin altmışsekizinci mektubunda buyuruyor ki, hadisi-i şerifde (Yeryüzünü küfr kaplamadıkça ve heryerde küfr ve kafirlik yapılmadıkca, Hz. Mehdi (a.s.) gelmez) buyuruldu. Bundan anlaşılıyor ki, Hz. Mehdi (a.s.) çıkmadan evvel, küfr ve kafirlik her tarafa yayılacak, İslam ve müslimanlar garib olacakdır. (H.Hilmi Işık, Saadeti Ebediye, s. 350) MEVDUDİ …Fakat şu bir gerçek ki, Allah (cc)’ın hakimiyetini bütün dünyada tesis eden bir müceddid gelecektir. İster çok yakında isterse çok sonraları olsun, farketmez, O, peygamberimizin hadislerinde açıkça tanımlanmış olan İmam Mehdi’dir. O’nunla ilgili olarak bazı işaretler de yine bizzat peygamberimiz tarafından açıklanmıştır. Bu işaretler, Müslim, Tirmizi, İbni Mace ve diğer bazı hadis kitaplarındaki hadislerde açıklanmıştır. Bize bu rivayetlerden sadece birini burada zikretmek istiyoruz. Şuna inanıyoruz ki, İmam Mehdi geldiği zamanın en ideal komutanı, lideri olacaktır. Buradaki idealden maksadım şudur: çağın bütün gerçeklerini bilecek, tam bir yönetici yeteneğine sahip bir insan olacaktır. Korkarım ki, onu ilk reddedecek olanlar gelenekçi ulema sınıfı ve sufi takımından başkası olmayacaktır. Çünkü onlar göreceklerdir ki, bu insanın, tasavvurlarındaki Hz. Mehdi (a.s.) ile hiçbir ilgisi yok. Hz. Mehdi (a.s.), geldiği zaman, Müslümanlar’ın düşünce ve inançlarında bulunan cahiliye pisliklerini temizlemeye çalışacak, en saf şekliyle İslam’ı ortaya koyacaktır. İslam’ı her alanda hakim kılmak için çalışacaktır. Kendisine ait veya kendisinin oluşturduğu bir iddia veya davası yoktur. Bunun karşısında cahiliye de boş durmayacak, bütün gücüyle ‘batılı’ hakim kılmak için çalışacaktır. Ama hak için yapılan bu büyük cihadda Allah(cc)’ın yardımıyla Müslümanlar galip çıkacak, cahiliye hezimete uğrayacaktır. Hz. Mehdi (a.s.)’nin hak davası için olan bütün çalışmaları İslam’ın dünyaya hakim olmasına vesile olacak, bütün dünyada bir İslam nizamı tesis edilecektir. İslam’ın bu hakimiyetini, sadece yönetim biçimi içinde ele almak yanlıştır. Çünkü, İslam’ın hakimiyeti her alanda gerçekleşecektir. Bütün bunların sonunda hadiste de belirtildiği gibi “yerde ve gökte bulunan herkes mutlu olacaktır.” Bir Müslüman olarak, İslam’ın hakimiyetini görmenin özlemi içindeyiz. Bunu görebiliriz veya göremeyiz, önemli olan bu değildir. Önemli olan bu gaye için gayret göstermek, çalışmaktır. Nihai fethin komutanını zihnimizde tasavvur edersek göreceğiz ki, böyle bir zaferin imamı ile halkın tasarladığı imam arasında hiçbir benzerlik yoktur. Böyle bir liderin geleceğine olan inancı, hayretle karışlayanlara şaşmamak, doğrusu elden gelmiyor…(Mevdudi, “İslam’da İhya Hareketleri“, s. 52-55) MAHMUD ESA’D COŞAN …Ben bazı arkadaşlara dedim ki: “Bakın Hz. Mehdi (a.s.) kıyamet alametlerinden birisidir, çıkacak. Onun zamanında yaşayan insanlar, (velev habven ales selci) buz üzerinde emekleyerek dahi olsa, ona ulaşıp, onun askeri olmaları lâzım!…” …Hz. Mehdi (a.s.) sevgisi hepimizin içinde vardır. Hz. Mehdi (a.s.)’ye bağlanmak arzusu hepimizin arzusudur… (Prof. Dr. Mahmud Es’ad COŞAN, “ Güncel Meseleler“) MEHMET ŞEVKET EYGİ Ashabın büyüklerinden Ka’b hazretlerinin (RA) Resulullah Efendimiz hakkında nazmettiği “Banet Sü’ad” adlı kasideye, ondukuzuncu asır Osmanlı ricalinden Eyüb Sabri Paşa “Azizü’l-Asar” adıyla bir şerh yazmış ve bu 1291 yalında İstanbul’da 283 sahife olarak basılmıştır. Bu kitabın 176′ncı sayfasından özetle şöyle yazılmaktadır: “Bazı keşif sahipleri Hazret-i İmam Mehdi radiyallahu anh’ın 1400 hicri yılında zuhur edeceğini tahmin etmişlerdir… Bazıları ise 1422 yılını göstermiştir.” Şu anda hicri 1419 yılındayız. Hz. Mehdi (a.s.)’nin zuhuruna az kalmıştır. Gerçi şu anda Müslüman kesimde Mehdi olduklarını iddia eden veya Mehdi oldukları iddia edilen bir sürü adam varsa da, bunların ahir zamanda zuhur edeceği haber verilmiş olan hakiki Hz. Mehdi (a.s.) ile alakaları yoktur. Bazı büyük İslam alimleri Hz. Mehdi (a.s.) ile ilgili müstakil eserler kaleme almışlardır. Hz. Mehdi (a.s.)’nin babasının ismi, kendi ismi, bazı evsafı hakkında bilgiler verilmiştir. Şu anda Müslümanlar kendi akıllarıyla birleşemiyor, kurtulmak, izzet bulmak için yapılması gereken hizmet ve faaliyetleri yapamıyor. Artık Hz. Mehdi (a.s.)’yi beklemekten başka çare kalmamıştır. Bakalım Hz. Mehdi (a.s.) zuhur edince yalancı Mehdiler ne yapacaktır? Haberlerde Mehdi Hazretleri zuhur edince bir kısım ulemanın onu tanımayacağı, karşı geleceği bildiriliyor. Bunlar ulema-i su’dur. Müslümanları oyalayan, afyonlayan, aldatan, uyutan kişiler… (Mehmet Şevket Eygi, Milli Gazete, 15/06/1998) MUSTAFA KAPLAN Mehdilik konusunda yapmış olduğu ciddi araştırmalarla tanınan Mustafa Kaplan, Risale-i Nur ışığı altında Hz. Mehdinin bu zamanda yaşadığıyla ilgili olarak yazmış olduğu yazılarda okuyucularına şunları belirtmiştir: “Evet, İsrail devletini hak ile yeksan edecek olan Hz. Mehdi (a.s.)aleyhisselam hayattadır. …Onların mesih diye beklediği aslında “büyük deccal” denen fitne başıdır. Oda günümüzde hayattadır, sanırım henüz çocuktur. Onu dünya yüzünden temizleyecek olan gerçek mesih Hz.İsa (as) ise zaten diridir ve rabbimizin katındadır. Belki dünyaya gönderilmiştir, belkide gönderilme zamanı çok yaklaşmıştır. (04-04-1997 Akit Gazetesi) Mustafa Kaplan; Bediüzzamanın mehdiyi müjdelediğini, mehdinin Risale-i Nurları kendine program yapacağını,başkalarının sandığı gibi, Said Nursinin ahirzaman mehdisi olmadığını, bir okuruna cevaben yazdığı şu yazısında da görebiliriz: …1400 senedir İslam ümmetinin dört gözle beklediği Hz. Mehdiyi anlatan Bediuzzaman hazretleri , o zatın üç mühim vazifesi olacağını söylüyor… aynı üstad Hz.Mehdinin kendisine program yapacağı eserlerin kendi yazdığı Risale-i Nur külliyatı olduğunu ise başka bir eserinde aynen şöyle diyor: “sonra gelecek o mübarek zat, Risale-i Nuru bir program olarak neşr ve tatbik edecek” (Sikke-i Tasdiki Gayb s. 9) Kıymetli okuyucumuz eğer şu sayfa numaralarını verdiğim eserlere bakarsa , Bediuzzaman Hazretlerinin böyle söylediğini görecektir… Bendeniz Bediuzzaman hazretlerinin “ilham-i ilahi” ile yazdığına yürekten inanıyorum. Nasıl bugüne kadar söyledikleri birer birer gerçekleşmiş ise bu söyledikleride aynen gerçekleşecektir. Yani bütün islam alemini ittihad ettirecek olan Hz. Mehdi (a.s.), müslümankarın imanlarını işte bu Risale-i Nur külliyatı ile kurtaracaktır. Demek o zatın programı bu eserlerdir. İnanmayanları zorlama gücümüz yoktur. Nasıl olsa zuhur gerçekleşince gerçekte ortaya çıkacaktır (05-08-1998 Akit Gazetesi) Yine başka bir yazısında aynı konuyla ilgili olarak: “…demek Risale-i Nur un asıl sahipleri olan Hz.Mehdi ve talebeleri gelince Bediuzzaman hazretlerinin 1911 senesinde müjde verdiği “Osmanlı ülkesinden çıkacak büyük bir parlak nur” haberi inşaallah madde alemindede gerçekleşecektir. Zaten yukarıya emirdağ lahikasından aldığım pasajın (Emirdağ Lahikası,c.2, s. 108) son cümlesine bakan, bunu anlamakta tareddüt etmez. Diyor ki “belki inşaallah, o görüş, yüz sene sonra nurların ektiği tohuımların sümbüllenmesi ile aynen o geniş daire nur dairesi olacak, onun yanlış tabirini sahih gösterecek.” (a.g.e) Üstadın yanlış tabir ettiğini söylediği konuşmanın üzerinden yüz sene geçmesi için şurada ne kaldı… Mana gözü açık olanlar, söylenenlerin tahakkuku için fazla bir zaman kalmadığını görmekte gecikmezler. (07-02-2000 Akit Gazetesi) Yine Mustafa Kaplan, E.Tuşalp’in 23 Haziran 1998 tarihli Radikal gazetesinde çıkan “Said Nursi’nin mehdi olduğuna dair” yazısındaki iddialara cevaben şunları yazmıştır: “…Yazık ki böyle insanlar kitlelere yön verme mevkiine oturtulmuş! Bediuzzaman hazretleri kendi talebelerinin dahi kendisini mehdi sanmaları üzerine işte o açıklamayı yapıyor. Diyor ki: “Ben o beklenen mehdi değilim. O zat gelince, evvela Risale-i Nurları bir program yapacak, o eserlerle bütün alemi İslamın imanını kurtaracak. Sonrada şeriati icra ve tatbik edecek.” Bay Tuşalp, Bediüzzaman hazretleri vefat edeli 38 sene oldu. Hala en azından bizim ülkemizde şeriatin icra ve takibinden vazgeçtik, adını anmak bile devlet eliyle suç sayılıyor. Yani koca üstad vazifesini yapamadan mı göçüp gitti? Sizlerde domuz gibi biliyorsunuz ki, o zatın haber verdiği her şey birer birer gerçekleşmiştir. Şu söyledikleri de aynen gerçekleşecektir.bütün dünya bir araya gelse, şeytanları ve cinleri de onlar yardım etse, Hz. Mehdi (a.s.)zuhur ederek alem-i İslamı Kelime-i tevhid sancağı altında birleştirmesine ve şeriatin bütün ahkamını çatır çatır icra ve tatbik etmesine mani olamayacaktır. Demek, eğer okumuşsan bile, okuduğunu dahi anlayamamışsın. Bizzat Hz. Mehdiye ait vazifeleri, onu haber veren Bediüzzanman hazrretlerine yamamışsın. Tutmadığını bildiğin içinde bıyık altından sırıtıyorsundur, değil mi? Merak etme, vazifenin asıl sahibi ortaya çıkarsa paçalarını iyi bağlaman gerekecek…” (09-07-1998 Akit Gazetesi) Mustafa Kaplan ayrıca; “…iki grup müslümanın tepkisini çekmekteyim. Bediüzzaman Hazretlerini “mehdi-i ahirzaman” kabul eden kardeşlerimiz, yeni birisinin daha geleceğinin söylenmesini yanlış buluyorlar. Halbuki eserlerde müteaddit yerlerde üstad böyle yazmış. Dikkatlice müteala eden bir gözün yanılması zordur… Gelecek Mehdinin (AS) iman cihetinde Risale-i Nurları program yapacağını söyleyincede, Nurcu olmayan müslüman kardeşlerimizin tepkisini çekmekteyim. Halbu ki bu iddianın sahibi, bizzat Bediüzzaman Hazretleridir, biz sadece nakiliz… 1400 senedir islam aleminin beklediği zat gelince… yaklaştığından hiç şüphem olmayan o günler zuhur ettiğinde, kimin haklı olduğunu bütün alem görecektir…” demektedir. (04-09-1998 Akit Gazetesi) Geçen asrın müceddidi Bediüzzaman Hazretleri de bu gerçeğin altını çizmekte ve şöyle demektedir. “Ve anladık ki, bu hizmetimizle o nurani zatlara zemin izhar ediyoruz.” (Mektubat, 28. Mektub, 7. Mesele, 5. Sebeb, s. 380), (29. 9. 1999 Akit Gazetesi) Haber verilen hadiselerin vukua gelme vakitleri yaklaşmıştır. Şimdi ilmen kabul etmeyenler de, bizzat Hz. İsa’nın (as) icraatlarını ve ondan önce de Hz. Mehdi (a.s.)’nin (as) faaliyetlerini görerek kabul etmeye mecbur kalacaklardır. Yaşayan görür… (“Bu da Tetimmesi”, Akit Gazetesi, 19. 12. 1996) Her ne kadar son müceddid Bediüzzaman Hazretleri sende yaşamış ve Mehdi Aleyhisselam’da sende doğmuşsa da; Ey 1900 devresi sen bu aleme bela oldun. İnsanların hak mefhumunu unutup nefislerinin peşine düştüğü uğursuz bir zaman birimi oldun… …Çok şükür ki, artık mazi oldun. Bugün sen yoksun? Yaklaşık bir asır gerçek Müslümanlara saadet dağıtacak olan 21. asrın gölgesi üstümüze düştü. ( Gel Sevgili 2000, Akit Gazetesi, 01. 01. 2000) Arkadaşımız Murat Kapkıner’in 17 Eylül 1999 tarihli yazısını kesip saklamıştım, ama ancak şimdi ele alabilme fırsatı buldum. Yazının omurgası Hz. Mehdi (a.s.) üzerine kurulmuştu. Verdiği bilgiler ise, kitabın ortasından alınmış doğru tesbitlerdi. Bazı paragrafları tekrar sizlerle paylaşmak istiyorum: “Hz. Mehdi (a.s.)’nin ön şartı, zulmü tüketmiş toplumlara ilahi belaların gelmesi. Ayetlerin genelinden de anlaşılan şu ki, belalar müjdedir. Gök gürültüsü gibi, yağmurun, rahmetin müjdecisidir. Belalardan sonra biri çıkıp, (gene ayetlerin mükerreren bildirdiğine göre) ‘Hiçbir ücret istemeyerek’ Hakk’a çağırır, adalete çağırırsa o Mehdi’dir. Yani, ‘ücret istememek’, bir dünya yararı ummak bir yana, yüksek riskler almaktır ve biri böylesine ‘ücret istemeden’, ‘dünyasının aleyhinde yüksek riskler’ alırsa, o Mehdi’dir.” El Hak, biz de aynı kanaatteyiz. Demek, üzerimize yağmaya başlayan arzi ve semavi belalar, aynı zamanda bir yüksek müjdeyi de beraberinde getirmektedir. Hele biraz daha beşik gibi sallasın, arkasından o “ücret istemeden Hakk’a çağıran” makam sahibi zuhur edecektir inşallah. Doğru söze ekleyecek bir şey bulamıyorum. Elbette kalbinde zerre kadar gerçek imanı olanlar o zat-ı nuraniyi tanıyacak, sevecek, davet ettiği Kur’an caddesine bütün mevcudiyetiyle lebbeyk diyecektir. Dünya menfaati için dinini ucuza satmış olanların zuhur anında tereddütleri, elbette normaldir… (“Kapkıner’den doğru tespitler”, Akit Gazetesi, 27. 11. 1999) Haberi, “Evrende büyük buluşma” başlığı ile 23 Aralık 1999 günkü Akit’te okudum. Önümüzdeki 5 Mayıs gününde Güneş, Ay, Dünya ve bazı gezegenler bir ip gibi aynı hatta dizileceklermiş. Rivayete göre, aynı hal bir de bundan 6 bin sen önce olmuş. Kainatta tesadüf olmadığını her mü’min bilir ve öyle inanır. Yaratılan her şeyin dizgini madem ki Allah’ın elindedir; elbette istediği gibi dizer, istediği gibi bozar. Lakin o dizilmenin rastgele olmayacağı kesindir. Evet, kainatın yeni bir asra girerken yeni bir zihniyetin hakimiyetine hazırlandığını inkar mümkün değildir. Aklı olan, Allah Rasulünün tebliğ ettiği dini harfi harfine kabul eder. Son pişmanlığın fayda etmeyeceği günler yaklaşmaktadır. Sel gibi gelecek belalardan muhafaza olabilmenin tek yolu da o tavizsiz imandır… (“5 Ay Sonra…”, Akit Gazetesi, 05. 01. 2000) AHMED MUHSİN MERİÇ Hazret-i Sultan Mehmed Fatih’i İstanbul’un fethi meselesinde en ziyade teşvik eden ve ‘Fatih’ ünvanına layık bir kisveye bürünmesinde ihtimam ve himmetini esirgemeyen kişi elbette ki ‘Akşeyh’ namıyla ma’ruf Akşemseddin Hazretleri (1390-1459) idi. Akşeyh, fethin hem maddi hem manevi, iki yüzü olduğunun farkındaydı. Çünkü Fahr-ı Alem (asm)’dan rivayet edilen hadis-i şerifler hem komutan ve askerlerden müteşekkil bir ordunun İstanbul’u fethinden, hem de silahsız, kan dökmeden; tevhid, tesbih, tahmidlerle, vukubulacak; Al-i Beyt’ten bir mübarek zatın kumandasındaki manevi bir ordunun İstanbul’u fethinden haber veriyordu. Buna binaen Akşeyh; İstanbul’un, geleceği hadislerle sabit olan Mehdi eliyle ikinci kez fethedileceğini gayet iyi biliyordu. Devrin ulemasının hadislerin ifadesinden yola çıkarak Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethedemeyeceğini söylemelerine mukabil, Akşeyh bir değil, ‘iki fetih’ vukubulacağından hareketle, ulemanın bu yöndeki itirazlarına karşı çıkıyor ve mütemadiyen Sultan Mehmed’e fetihname denebilecek müjdeli mektuplar yazıyordu. “İstanbul’u önce Mehmed fethedecek, sonra İstanbul ehl-i salibin eline geçecek, daha sonra da Hz. Mehdi (a.s.) İstanbul’u tekrar fethedecek” diye devrin ulemasına cevap veriyordu. (Risaletü’n- Nuriye, Akşemseddin, A. İhsan Yurd, İstanbul, 1972). İşte hadislerle sabit olan ve Akşeyh’in de müjdelediği ikinci fethin kumandanı Mehdi ve yine hadisin ifadesi ile “hiçbir kınayıcının kınamasından çekinmeyen” kahraman askerlerden müteşekkil nurani ordusu, evvelemirde kalplerdeki Ayasofya’nın kapılarını açacak ve fethin sembolünün ibadete açılması ile ikinci fetih gerçekleşecek. (“Akşeyh’in Nurlu Müjdesi Ve İkinci Fetih“, 25. 05. 2000) BURHAN BOZGEYİK Ebced hesabı umumiyetle hicri takvime göre yapılmaktadır. Bu ilmin erbabı ve hesabı yapmaya ehil olanlar, ahirzaman alametleriyle ilgili hadis-i şerifleri ele alarak bazı hesaplar yapmaktadırlar. O hesaplara baktığımızda önünüzdeki yıllarda fevkalade gelişmeler olacağını söyleyebiliriz. Mübarekfuri de “Tuhfetü’l Ahvezi” isimli eserinde Ahir zamandaki hadislerden birisiyle ilgili şu bilgileri vermektedir: “Müslümanlar arasında bilinen şudur ki; ahir zamanda zulüm ve adaletsizlik her tarafı kapladığı bir sırada ehl-i beyt Resul’den bir adam çıkarak zulmü ortadan kaldırıp adaleti ikame edecek ve müslümanlar ona tabi olup, bütün İslam ülkelerini sultasına alacaktır. İşte bütün İslam dünyasını idaresi altında bulunduracak bu zata Mehdi denir. Hz. Mehdi (a.s.)’nin çıkacağı devrede Deccal da çıkacak ve Efendimiz’in (SAV) haber verdiği kıyamet alametleri de böylece tahakkuk etmiş olacaktır.” ( Günden Güne, “2000′e Bir Kala“, 01.02.1999) Binlerce yıldan beri emirber bir nefer gibi fezada dönüp duran “Dünya gemisi” artık yolun sonuna gelmek üzeredir. Yolun sonuna yaklaştığını nereden anlıyoruz? Kainatın Efendisi’nin (Aleyhisselatü Vesselam) haber vermiş olduğu kıyametin küçük ve büyük alametlerinin hemen hemen tamamı zuhur etmiştir. Geriye kala kala birkaç alamet kalmıştır. Onlardan en mühimi de, Ahir zamanda hakimiyet-i Kur’aniye’nin tahakkukudur. İşte şimdi yeni bir devrin eşiğindeyiz. Uzunca bir zaman devam eden “zulümat devresi” sona ermek üzeredir. Beşer bu devrede çok sıkıntı çekti. Allah’ın dinine savaş açan rejimler yüzünden insanlık huzur ve saadet yüzü görmedi. Şüphesiz onlara izin ve fırsat veren de Allah-u Teala idi. Beşer öyle bir devrede imtihandan geçmeliydi. Elmas tabiatlılarla kömür tabiatlılar. Hz. Ebu Bekir gibilerle Ebu Cehiller birbirinden ayrılmalıydı. Kur’an-ı Azimüşşan’daki ve Hadis-i Şeriflerdeki işaretlere bakılacak olursa, artık “Küfür ehli” yolun sonuna gelmiş durumdadır. ( Günden Güne, “Emniyet kemerinizi bağlayın!”, 01. 10. 1999) ŞABAN DÖĞEN Günümüzün tanınmış araştırmacı-yazarlarından Şaban Döğen, “Mehdi ve Deccal” isimli kitabında Mehdi konusunu başlıklar halinde incelemiştir. Bunlardan bazılarına aşağıda yer verilmiştir. Hz. Mehdi (a.s.) Beşerüstü Değildir Hz. Mehdi (a.s.)’yi de beşerüstü, harikulade varlıklar olarak düşünmek doğru olmaz; İslami anlayışına, Adetullaha, fıtrat kanunlarına ters düşer. Peygamberin bile her işi olağanüstü olmadığına göre Hz. Mehdi (a.s.)’den nasıl böyle birşey beklenebilir? Elbette Hz. Mehdi (a.s.)yeri ve zamanı gelince kerametler gösterecektir. Ama her hali harika değildir. Mevdudi’nin dediği gibi, “Mehdi ne zaman gelirse gelsin o zamanın bilgisini, kültürünü, ahvalini, zorunlu şeylerini çok iyi bilecek ve zamanına uygun tedbirleri alacak, döneminde fenni ve ilmi buluşlardan, aletlerden faydalanacak onları en iyi şekilde kullanacaktır.” (s. 22) Mehdi ve Takva Sonra peygamberlik gibi mehdilik de gayretle, çabayla elde edilebilecek bir makam değildir. Tamamen Allah vergisidir ve Allah onu dilediğine, tabi ki en layık olana verir… (s. 30) Hz. Mehdi (a.s.), Mehdilik Davasında Bulunacak mıdır? Hz. Mehdi (a.s.) açıkça “Ben Mehdi’yim. Allah tarafından görevlendirildim. Bana uyun.” diye ortaya çıkmaz. Bunu söylemekle görevli de değildir. O ancak eser ve hizmetleriyle tanınır. (Mehdi ve Deccal, Şaban Döğen, s. 42) Hz. İsa Geldi mi? İbni Mace’de yer alan bir hadiste ise, savaşlar baş gösterdiğinde arap olmayanlardan atları cins atların en kıymetlisi, silahları silahların en iyisi olan bir ordunun İslamı teyid edeceği bildirilmektedir. Bu ordu ahir zamanın büyük savaşları anında İslamı destek olan harp teknolojisi yüksek Hıristiyan bir devletin ordusu olamaz mı? (s. 136) Hz. Mehdi (a.s.) Üzerine Kimdir bu Hz. Mehdi (a.s.)? Resulü Ekrem niye özellikle ona uymayı tavsiye etmektedir. Eğer onun döneminde yaşayacak olursak onu nasıl tanıyacağız? O karışıklık, bozukluk, herc-ü merc, fısk-u fesad döneminin adamı olduğuna göre mücadelesine karşı ve nasıl yapacaktır? Özellikleri nelerdir? Bunlar ve bunlara benzer soruların cevabı bilinmedikçe Hz. Mehdi (a.s.)’nin fonksiyonu, icratının ehemmiyeti elbette tam anlaşılamaz. (Mehdi ve Deccal, Şaban Döğen, s. 143) Hz. Mehdi (a.s.) Kimdir? …Mehdi kelimesi geniş periyodlu bir kelimedir. Ancak bu kelime başına “el” takısı geldiğinde özel ve belli bir kimseye isim olmuş olur ve hadis-i şeriflerde ahir zamanda geleceği müjdelenen meşhur ve manevi büyük kurtarıcı için kullanıldığı görülür. (s. 145) İslam Alimleri ve Mehdi Mevlana Celalettin Rumi ise bundan şöyle bahseder: Fazileti Hakim’in Müstedrek’inde Hz. Ali’den gelen bir rivayette Hz. Mehdi (a.s.)ve askerlerinin faziletleriyle ilgili olarak şöyle denilir: “Selef onları geçemediği gibi halef de onlara ulaşamaz” (Müstedrek, Mukaddime: 52, Fasıl, s.319) Hz. Mehdi (a.s.)valiyetin en yükseğindedir. Zamanında yeryüzünün en hayırlısıdır. (el-Kavlü’l-Muhtasar) (s. 159) Faaliyet Süresi Bediüzzaman, “Ümmetimden bir grup kıyamet kopuncaya kadar hak uğrunda cihat yapmaya devam edecek” (Buhari, İ’tisam:10; Müslüm, İman: 247; İbni Mace, Mukaddime: 1; Tirmizi, Fiten: 51) Hadis-i şerifini açıklarken, hadisin aslına ebced hesabına vurmuş , Hz. Mehdi (a.s.)’nin şahsi manevisini icraat dönemini çıkarmıştır. Buna göre hadisteki “Zahirine ale’l-hakk = hak üzerine galibane olarak” ifadesinin ebced değeri 1506′dır. Bu cemaat Hicri 1506 tarihine kadar zahir, aşikare, daha öte galibane hükmedecektir. Daha sonraki hizmetler ise 1542′ye kadar gizli ve mağlubiyetle yürütülecektir. ‘Hatta ye’tiyellahu biemrihi = Kıyamet kopuncaya kadar” 1545 ise kafirin başında kopacak Kıyamete işaret etmektedir. (Nursi, Kastamonu Lahikası, s.23) (Mehdi ve Deccal, Şaban Döğen, s. 164) Hz. Mehdi (a.s.) ne zaman çıkacak? Hz. Ali, zaman Besmele’nin harflerinin sonuna geldiğinde Hz. Mehdi (a.s.)’nin çıkacağını söyler. (Ramuz, 2:676) Besmele 19 harftir ve Kehf Suresi ise 111 ayetten ibarettir ve Kuran’ı Kerim’in 18. suresidir. Burada şöyle latif bir tevafuk vardır ki 18. Asrın sonu ve 19. Asrın başında Hz. Mehdi (a.s.)çıkar hizmete başlar. Hz. Mehdi (a.s.)’nin galibiyete başlaması ise 111×18=1998′dir. (s. 167) Hz. Mehdi (a.s.)’nin içersinde hizmet verdiği millet Hz. Mehdi (a.s.)’nin neseben Al-i Beytten olduğunu az önce öğretmiştik. Ancak bu, Hz. Mehdi (a.s.)’nin illa Araplar arasında çıkacağını göstermez. Hatta hadislerden arapların dışında zuhur edeceğini çıkarmak bile mümkündür. Mesela, Tirmizi’de yer alan bir hadiste “Hz. Mehdi (a.s.)’nin Arap’a hakim oluncaya kadar kıymetin kopmayacağından” (Tirmizi, Fiten:43) söz edilir ki, buradan arapların içinde çıkmayacağını anlıyoruz. Çünkü Arap’a hakim olmak için onların dışında olmak gerekir. (s. 170) Bu hadis doğuda bulunan veya doğudan gelen bir millet içerisinde çıkacağını göstermektedir ki – Allah-u a’lem- bunlar o zamanlar doğuda bulunan, sonradan Anadolu’ya yerleşen Türklere işaret etmektedir. (s. 171) Seyyid Ahmed Hüsameddin (r.a.) İstihraçname’sinde Mehdi’nin doğuş yeriyle ilgili şöyle bir not düşmüştür: “Müslümanlardan bir zat gelecek, bu zatın şerefi Kafkasya’nın en uludağından etrafa güneşin şuaı gibi şulenisar olacaktır.” (Osman Yüksel Serdengeçti, Mabedsiz Şehir, Serdengeçti Neşriyatı: VI, s.107) Bütün bunlar, Hz. Mehdi (a.s.)’nin yoğun faaliyetini Türkler içerisinde yürüteceğini göstermektedir. (s. 172) Hz. Mehdi (a.s.)’ye Destek verenler Arap değil, diğer milletlerden olan bu yardımcılar (Kıyamet alametleri, s. 169) her zalime ve cebbar oğlu cebbara galip geleceklerdir. Demir gibi kalplere sahip bu insanların diğer önemli bir özellikleride geceleri abid, gündüzleri de aslan kesilmelerdir. (Kitabü’l-Bürhan, s. 57-68) Hz. Mehdi (a.s.)’nin ordusu zaman zaman darbeler yiyecek, zaman zaman o çetin görevi üstlenememek rahatlık meyli; can, mal, mevki korkusu gibi çeşitli sebeplerle kendisinden ayrılanlar olacaktır. Ama “onlar buna aldırmayacak,” (Ramuzü’l Ehadis, s. 476 (İbni Mace’den) “Ayrılanlar da, muhalifler de ona zarar veremeyecek. O kendisinden ayrılanlara rağmen muzaffer olarak yoluna devam edecektir.” (Ramazü’l-Ehadis, s. 487 (Taberani’nin Kebir‘inden) Böylece “mücadele edenlerle sabredenler ortaya çıkarılmış” (Al-i İmran Suresi, 142) olacaktır. (s. 192) OSMAN ÇATAKLI Prof. Osman Çataklı da uzun yıllar yapmış olduğu mehdilik ile ilgili çalışmalarla konuya ışık tutmaya çalışmıştır. 1949-1952 yılları arasında “Abdülaziz Bekkine”nin “Ramuzul el-hadis” ten işlemiş olduğu mehdilik ve kıyamet ile ilgili ders notlarından hazırlanan “Kıyamet Alametleri” kitabında konuya özel bir önem vermiştir: “…Hülâsa olarak şu söylenebilir ki: Kıyametin küçük alâmetlerinin hemen hepsi zuhur etmiş ve sıra büyük alâmetlere gelmiştir. Binâen aleyh, her müslümanın imanını koruyabilmesi için buna göre hazırlanması, bilhassa Deccal fitnesine karşı müteyakkız olması, kendisi için bir kurtuluş vesilesi olacaktır… Bu eserde kıyametin yaklaşmasına ait alâmetleri belirten hadis-i şerifleri, tasnif edilmiş bir şekilde takdim etmekle, din kardeşlerimize faydalı olmaya çalışılmıştır… 18/11. Sizleri benden sonra vuku bulacak yedi fitneden sakınmaya davet ederim: Medineden çıkacak bir fitne, Mekke’den çıkacak bir fitne, Yemen’den çıkacak bir fitne, Şam’dan çıkacak bir fitne, şarktan çıkacak bir fitne, garbdan çıkacak bir fitne… Bir fitne de Şam’ın merkezinden zuhur eder ki, işte bu Süfyânî’nin fitnesidir. (Hz. Mehdi (a.s.)’dan bir sene evvel çıkacak bir fitne.) (Hz. İbn-i Mes’ud RA) 300/3. Benden sonra fitneler olur. Birisi de ahlâs fitnesidir. (Deve çulu fitnesi, yâni milletin boynunda temelli kalır.) Harpler, hicretler olur. Sonra daha şiddetli bir fitne olur. Ha bitti denir, daha da devam eder. O derece ki, fitnelerin kendine dokunmadığı ev ve müslüman kalmaz. Bu hal ehl-i beytimden bir müslüman (Hz. Mehdi (a.s.)) çıkıncaya kadar devam eder. (Hz. Ebû Said RA) …Küçük alâmetlerden sonra gelecek olan büyük alâmetler melhameler ve Hz. Mehdi (a.s.) ile başlamakta ve Güneş’in batıdan doğmasına kadar, takriben 55-60 sene devam etmektedir. Bu devir insanlar için büyük imtihanlarla dolu olmakla beraber, Hz. Mehdi (a.s.)(AS)nin 7 senelik ve Onu takiben de Hz. İsa (AS)’ın 40 senelik, yeryüzünü adaletle dolduran idareleri de bu devir içinde bulunmaktadır. 299/8. Yakında, sizinle Rumlar arasında dört sulh anlaşması olur. Dördüncü Âl-i Harun’dan biri ile gerçeklenir. Ve bu yedi sene devam eder. Denildi ki: “-Yâ Rasûlallah, o gün insanların imamı kimdir?” Buyurdu ki: “İmam, benim evlâdımdan kırk yaşında, yüzü parlak bir yıldız gibi olan, sağ yanağında siyah bir beni bulunan ve üzerinde iki kutvânî aba olan, bir kimsedir. Tavrı Benî İsrâil ulemasına benzer. Yirmi sene hüküm sürer. Arzdaki hazineleri çıkarır ve şirk beldelerini fetheder.” (Hz. Ebû Umame RA) Not: Görüldüğü gibi Rumlar (Hristiyanlar) bir düşmana karşı müslümanlara yardım maksadı ile, müttefik olarak, Amik ovasına 960 000 kişilik, 80 tümenlik bir kuvvet getirdikten sonra, müslümanların o düşmana galib gelmesi üzerine anlaşmayı bozup, gadirlik yapacaklar ve müslümanlar üzerine hücum edecekler. Bu harbe Melhame-i Kübrâ deniyor ve Antakya’da Amik Ovası ve civarında cereyan edeceği anlaşılıyor. Bu harbde merkez Şam’da bulunuyor ve müslümanların başında kumandan olarak Hz. Mehdi (a.s.) bulunuyor. Ve Allah’ın inayeti ile müslümanların bu harbi de kazanacakları anlaşılıyor… Hz. Mehdi (a.s.)(AS)’nin Zuhûru, Vasıfları ve Müddeti 344/7. Nasıl helâk olur bir ümmet ki, evvelinde ben, sonunda Meryem oğlu İsa (AS) ve ortasında da ehl-i beytimden Hz. Mehdi (a.s.) vardır. (Hz. İbn-i Abbas RA) 236/21. Hz. Mehdi (a.s.) benim ehl-i beytimden ve evlâd-ı Fâtıme’dendir. (Hz. Ümmü Seleme RA) 236/20. Hz. Mehdi (a.s.) Amcam Abbasın sülâlesindendir. (Hz. Osman ibn-i Affan RA) 237/2. Hz. Mehdi (a.s.)’nin ismi ismime, babasının ismi de babamın ismine uyar. (Hz. İbn-i Mes’ud RA) 508/10. Ehl-i beytimden bir adam çıkar, ismi ismime, ahlâkı ahlâkıma mutabık olur. Dünyayı ahlâk ve nesafetle doldurur; evvelce zulm ve cevir ile dolduğu gibi. (Hz. İbn- iMes’ud RA) 237/1. Hz. Mehdi (a.s.) bizdendir, ey ehl-i beyt! Size müjdeler olsun. Allah onu bir gecede ibraz eder. (Olgunlaştırır.) (Hz. Ali RA) 359/2. Dünyanın ancak bir günlük ömrü kalsa, Allah yine o bir günü uzatır ve ehl-i beytimden ismi ismime, babasının ismi babamın ismine uygun birini meydana çıkarır (Hz. Mehdi (a.s.)) ve o da dünyayı adalet ve nesafetle doldururdu. Daha önce zulm ve cevir ile doldurduğu gibi. (Hz. İbn-i Mes’ud RA) 508/6. Şarktan bir cemaat çıkar, Hz. Mehdi (a.s.)’nin saltanatına yardım ederler. (Hz. Abdullah bin-i Haris RA) 508/4. Horasan’dan siyah bayraklılar çıkar ve İlya’ya (Kudüs’e) kadar önlerinde bir şey tutunamaz. (Hz. Ebû Hüreyre RA) 33/5. Siyah bayraklar gelip de karşınıza çıktında, Farslılar’a ikramda bulunun. Zira sizin devletiniz onlarla beraberdir. (Hz. İbn-i Abbas RA) 135/3. Biz öyle bir ehl-i beytiz ki, Allah bizlere dünyayı değil ahireti nasib etti. Benden sonra ehl-i beytim, belâ, şiddet ve tarda maruz kalacaklar; doğu tarafından siyah bayraklılar gelinceye kadar… Bunlar mal isteyecek, kendilerine mal verilmeyecek. Bunlar döğüşecekler, sonra geri çekilecekler. İstedikleri kendilerine verilecek, fakat kabul etmeyecekler. Ve onu, ismi ismime, babasının adı, babamın adına uyan, ehl-i beytimden bir kimseye teslim edecekler. O (Hz. Mehdi (a.s.)) arza sahip olur ve kendisinden önce baskı ve zulümle dolu olan arzı, doğruluk ve adaletle doldurur. Sizden veya sonra gelenlerden birisi ona yetişirse, kar üzerine sürünerek dahi olsa, gelsin ona katılsın! Muhakkak ki onlar hidayet sancaklarıdır. (Hz. İbn-i Mes’ud RA) 48/1. Horasan cihetinden gelen siyah sancaklar gördüğünüzde onlara katılın! Zira onların içinde Allah’ın halifesi Hz. Mehdi (a.s.) vardır. (Hz. Sevban RA) 298/2. Yakında size Horasan tarafından siyah bayraklılar gelecek. Kar üzerinde emekleyerek olsa da onlara iltihak ediniz! Zira onların arasındra Allah’ın halifesi Hz. Mehdi (a.s.) vardır. (Hz. Sevban RA) 518/5. Ramazanda bir seda olur. (Mânâsı anlaşılır). Şevvalde de bir seda olur. (Mânâsı anlaşılmaz). Zilkadede kabileler birbiriyle çarpışır. Zilhiccede hacılar talana uğrar. Muharremde gökten şöyle nida olur: “Dikkat ediniz. Filan kimse Allah’ın halkının hayırlılarındandır. Onu dinleyiz ve ona uyunuz!” (Hz. Şehr ibn-i Havşeb RA) 346/6. Hiç şüphe yok ki, arz cevir ve zulümle dolacak. Zulüm ve cevirle dolduğu o zaman, Allah ehl-i beytimden ismi benim ismimde, babasının ismi babamın isminde bir kimseyi gönderir de dünyayı adaletle ve nesafetle doldurur. Önce zulüm ve cevirle dolduğu gibi. O zaman gök yağmurunu, yer mahsülünü esirgemeyecek ve o aranızda yedi, sekiz, çok çok dokuz vakit duracak. (Hz. Muaviye ibn-i Kur’a RA) 508/8. Ümmetimin içinden Hz. Mehdi (a.s.) çıkar. Beş veya yedi veya dokuz (sene) kalır. (Râvi sayıda tereddüt etmiş.) Sonra üzerlerine bol rahmet gönderilir. Arz nebatatını bir şey saklamaz bitirir. Mal hakir olur. Bir adam ona gelir ve şöyle der: “Ya Mehdi bana ver, bana ver!” Ona elbisenin taşıyabileceği kadar verir. (Hz. Ebu Said RA) 508/7. Ümmetimin sonunda Hz. Mehdi (a.s.) çıkar. Allah-u Zülcelâl Hazretleri ona rahmetini indirir. Arz ona nebatını çıkarar. Mal sahih olarak verilir ve müsavat üzere taksim edilir. Davar çok olur. Cariyeler bile saygı görür. Yedi veya sekiz yıl yaşar. (Râvi yedi veya sekizde tereddüt etmiştir.) (Hz. Ebû Said RA) 7/7. Hz. Mehdi (a.s.) ile müjdelenin. O Kureyş’ten ve ehl-i beytimden bir kişidir. O, insanların ihtilâf ve ictimâî sarsıntılar içinde bulundukları bir sırada çıkar. O yeryüzünü, kendinden önce zulüm ve baskı ile doldurulduğu gibi, adalet ve insaf ile doldurur. Ondan yer ve gök ehli razıdır. Ve o malı sabah üzere taksim eder. Dediler ki: “Sabah nedir?” Buyurdu ki: “Seviye üzere demektir. Ve ümmet-i Muhammed’in kalblerini zenginlikle doldurur ve adaleti onları ihata eder. O kadar ki, bir münâdiye “Kimin ihtiyacı varsa bana gelsin!” diye nida etmesi emrolunduğunda, bir kişiden başka kimse gelmez. O kimse istekte bulunur. O da “Hazinedara git sana versin” der. O da gider ve “Ben Hz. Mehdi (a.s.) tarafından, kendisine istediği verilmesi için gönderilen kimseyim.” dediğinde, hazinedar “Al!” der. O da alır. Fakat aldığını taşımaya gücü yetmez. Bunun üzerine taşıyabileceğini alır, fazlasını geri bırakır. O malla çıkar ama, sonra pişman olur ve “Ümmet-i Muhammed’in nefis cihetinden en aç gözlüsü herhalde benim. Onların hepsi de mala davet olundukları halde, benden başkası buna icabet etmedi.” diyerek, aldığı malı iade etmek ister. Hazinedar da: “Biz verdiğimizi kat’iyyen geri almayız!” der. Bu devir altı, yedi, sekiz veya dokuz sene devam eder. Bundan sonraki hayatta ise hayır yoktur. Hadramut’tan Bir Ateşin Zuhuru 297/7. Yakında Hadramut’tan veya Hadramut denizinden bir ateş çıkacak ve kıyametten evvel insanları toplayacak. Dediler ki: 48/1. Horasan cihetinden gelen siyah sancaklar görüldüğünde onlara katılın. Zira onların içinde Allah’ın halifesi Hz. Mehdi (a.s.) vardır. (Hz. Sevban RA) 282/2. Yakında size Horosan tarafından siyah bayraklılar gelecek. Kar üzerinde emekleyerek olsa da onlara iltihak ediniz. Zira onların arasında Allah’ın halifesi Hz. Mehdi (a.s.) vardır. (Hz. Sevban RA) (Osman Çataklı-Lütfi Doğan -M. Cevad”Râmûz el-Ehàdîs, Hadisler Deryası” kıyamet alametleri, 1982) Yine ayrıca Osman Çataklı hazırladığı “Son Mürşitlerimiz” isimli yazı dizisinde konu ile ilgili olarak şunları yazmıştır: “…Hz. Mehdi (a.s.)’nin zuhur zamanı, aşağıdaki hadisi şerifle 4. sulha göre şöyle verilmiştir. Yedi yıl devam edecek olan 4.sulhdan sonra Hz. Mehdi (a.s.)’nin zuhur edeceği. 2.15. Ebu Naim, Ebu Umameden tahric etti, Resulullah (SAV) buyurdu: Sizinle insanlar (bir nüshada rumlar deniyor)arasında dört sulh olacak, dördüncü sulh, heraklius ehlinden bir adam vasıtası ile olur ve bu yedi yıl devam eder. Bir adam, “ya Resulullah (SAV) o gün insanların imamı kimdir?” dedi. Buyurdu ki: Evladımdan kırk yaşında mehdidir. Yüzü parlayan yıldız gibidir yanağında siyah bir ben vardır, üzerinde kutvani iki aba bulunur. Tavrı ben-i İsrail ricaline benzer, arzdaki hazineleri çıkarır ve şirk beldelerini feth ecer.” ( tavrı ben-i israil ricaline benzemesi, onlar gibi heybetli ve acar manasına gelir.) Bir çok kimsenin kanaati, 4.sulh, 1979 da ABD-İsrail ve Mısır arasında Amerika’da başkanların yazlık yeri oplan Camp David’de yapılan anlaşmadır. …Ama Hz. Mehdi (a.s.)’nin geleceğinin en net alameti ise geleceği muharrem’den önceki ramazanın ortasında güneş tutulması olacağıdır. Bilindiği gibi güneş normal olarak aybaşında güneş ay ve dünya aynı düzlemde iken yani içtima saatinde olur. Burada ise mucizevi olarak ay güneşe göre dünyanın arkasında iken güneş tutulacaktır. İşte hadisi şerif: AMA 4.15- Darekutnisünen de Muhammed bin Aliden tahric etti. O şöyle dedi: Bizim mehdimizin iki alameti vardır ki, Allah semavat ve arzı yarattığından bu yana böyle bir şey vaki olmamıştır. Bunlar Ramazanın ilk gecesinde ay yarısında ise güneş tutulmasıdır. Allah semavat ve arzı yarattığından beri böyle olmamıştır. İşte o ramazan’ı takip eden muharrem’in 9′unu, 10′una bağlayan gece yatsı namazından sonra Hz. Mehdi (a.s.) zuhur eder ve kabe’de rukun ve makam arasında biat alır ve o zaman insanlara şöyle hitab eder… AMA 6.3- Keza (N:B.Hammad) Cafer’den tahric etti, o şöyle dedi: Hz. Mehdi (a.s.) yatsı vaktinde Resulullah (SAV) bayrağı, gömleği, kılıcı ve Nur ve beyan gibi daha bir çok alametler yanında olduğu halde Mekke’de zuhur eder. Yatsı namazını kıldıktan sonra en yüksek sesi ile hitab eder. “Ey insanlar! Ben size Allah’ı hatırlatıyorum. Yarın mahşer gününde Allah’ın huzurunda yerinizin ne olacağını haber veriyorum. Allah Teala size pek çok deliller ve peygamberler göndermiş, Kur’anı indirmiş ve size söyle emretmiştir: Allah’a hiç bir şeyi ortak koşmayın. Allah ve resulune itaati koruyun. Kuran’ın ihya ettiğini diriltin, yasakladığını da yasaklayın ve siz Hz. Mehdi (a.s.)’ye yardımcılar ve destek olun. Zira dünyanın fena bulması ve zevale ermesi yaklaşmıştır. Ve bu kesindir. Ben size Allah ve resulüne, O nun kitabıyla amel etmeyi, batılı yokedip, sünneti ihya etmeye çağırıyorum.” Bu hitabından sonra, yanında, sonbahar bulutları gibi birbirinden habersiz toplanan Bedir ehli sayısınca, üçyüz onüç kadar insanla birlikte zuhur eder. Onun ashabı gece abid, gündüz ise aslanlar gibidir. Allah Hz. Mehdi (a.s.) için Hicaz toprağını feth ederek hapisteki haşimilerin hepsini de kurtarır. Siyah bayraklar ise Kufe’ye inip biat için Hz. Mehdi (a.s.)’ye adam gönderirler. Zulmü ve zalimlerin hepsini yok eder. Beldeler onun emrine girer. Allah Teala onun elinde Konstantiniyyenin fethini müyesser kılar. Görüleceği gibi Hz. Mehdi (a.s.) hitabesinde Allah size şöyle emretmiştir: “…Siz Hz. Mehdi (a.s.)’ye yardımcılar ve destek olun.” Halbuki Kuran’da zahirde Hz. Mehdi (a.s.) ile alakalı bir ayet görülmüyor gibi ise de bir çok zevat bilhassa Saf suresi ve diğer bir kaç surede Hz. Mehdi (a.s.) ile ilgili ayetler olduğunu beyan etmişlerdir. Bir hadisi şerifte ise Peygamber (SAV) Hz. Mehdi (a.s.)’ye katılmayı bakın nasıl emrediyor: R.el-Ehadis298.2- yakında size Horasan tarafından siyah bayraklılar gelecek. Kar üzerinde emekleyerek olsada onlara iltihak ediniz. Zira onlar arasında “Hz. Mehdi (a.s.)” vardır. Bu hadisi şerifte ilk nazarda Hz. Mehdi (a.s.)’nin Horasan’dan geleceği gibi bir mana çıkıyorsada esasında Hz. Mehdi (a.s.) tabiatı ile Mekke’den çıkacaktır. Burada kasd edilen Horasandan gelecek siyah bayraklılar Mehdi’nin yardımcıları olup başlarında da “Şuayb İbni Salihi Temimi” olduğu halde Hz. Mehdi (a.s.) ile birleşecekler ve kendisinin öncü kuvvetlerini teşkil edeceklerdir. Görüldüğü gibi Resulullah (SAV) burada Hz. Mehdi (a.s.) için Allah’ın halifesi tabirini kullanmıştır ki calibi dikkattir…” (Osman Çataklı, Son Mürşidler, 4. bölüm, yazı dizisi) HÜSEYİN HATEMİ Hüseyin Hatemi yazmış olduğu “ İnsanlık ve sevgi dini: İslam” kitabının bir bölümünde; “Hazreti Musa’nın; Allah tarafından bildirilerek kendisinden bir bilgi boyutu açısından daha yüksek derecede olmasına rağmen halka “resul” elçi olarak gönderilmeyip gizli kalmış bulunan bir “nebi”yi, halk arasında anılan adı ile Hızır’ı görmek için çıktığı yolculukta “Mecma’il-bahreyn” (iki denizin birleştiği yer), hem iki denizin kavuştuğu bir yer olmalı, hem de bu terim ile Musa ile Hızır’ın buluşmasına işaret edilmiş olmalıdır. Bu olaylar da büyük bir ihtimalle İstanbul civarında ve İstanbul’da geçmiştir. İstanbul kelimesi sonradan yapılan tahrifler bir yana bırakılırsa Beykoz’da bugünkü Yuşa Tepesi civarında şehri kuran Fenikelilerden beri şehrin sami dillerinde karşılığı olan Mecma’ul Bahreyn’in Yunanca karşılığıdır. “Isthyme-pole”; “iki deniz arası şehri” demektir. İlerideki mirasçılık haklarının korunmasında da herhalde “Mesih” ve annesi bu şehirde doğacak olan “Hz. Mehdi (a.s.)” ye işaret vardır. (Hüseyin Hatemi, İnsanlık ve sevgi dini İslam, s. 107, birleşik yayıncılık. 1998) YAŞAR NURİ ÖZTÜRK Yaşar Nuri Öztürk, “Depremin Gösterdikleri” kitabının bir bölümünde ahir zamanda gelecek olan “Uyarıcı” hakkında şunları yazmıştır: “Deprem diyor ki! Uyarıcıları iyi dinleyin! İnsanlık hiçbir devirde uyarıcıları gereğince dinlemedi. Allah, her devirde, her topluma ”nezirler” (uyarıcılar) gönderdi. (Bk. Kur’an, Fatır, 24) Uyarıcılar sürekli gönderilmiştir, ama insanlık bunları dinlememiştir. Uyarıcılar, bazen peygamber (resul, nebi) şeklinde gönderilir, bazen de peygamberin açtığı ana yolda faaliyet gösteren mübelliğler şeklinde… Bu mübelliğler bazen müçtehit olur, bazen müceddit… Peygamberlerde nezir (uyarıcı) sıfatının yanında, hatta ondan önce beşir (müjdeleyici) sıfatı vardır. Mübelliğ uyarıcılarda beşir sıfatı aranmaz. Çünkü onlar, daha önce peygamber tarafından zaten dikkat çekilmiş ihmal ve zulümlerin bozduğu dengeleri düzeltmek için konuşurlar. Bu tür konuşmalar hemen daima sert ve sarsıcı olur. Uyarıcıların sertliği, ürkütücülüğü onların rahmet ve şefkatten uzaklığı anlamında değerlendirilmemelidir. Onlar aynı zamanda rahmet ve şefkáti de taşırlar, ama esas görevleri, insan kulağına, ürpertici sözleri iletmek olduğu için genelde sert ve kırıcı olurlar. Uyarıcıların çok önemli zaman dilimlerine hitap edenlerine ”çıplak uyarıcı” diyoruz. Çıplak uyarıcı, genellikle yüz yılda bir gelir. Kuran Kameri takvim kullandığına göre, 15. yüzyıl’ın çıplak uyarıcısı yaklaşık, çeyrek asırdan beri beklenmektedir. Ben derim ki, 15. yüzyıl’ın çıplak uyarıcısı gelmiş, görevine başlamıştır. Burada bir özellik daha dikkat çekmektedir. Miladi takvimi esas alarak baktığımızda, Kameri takvimin 15. yüzyıl çıplak uyarıcısı, miladi takvime göre iki yüz yıla da hitap edecek demektir. 20. ve 21. yüzyıllar. Bu olgu, Allah’ın bu yüzyılın çıplak uyarıcısına lütfunun bir göstergesidir. ”Bu, Allah’ın lütfudur ki, Allah onu dilediğine verir. Allah, o büyük lütfun sahibidir.” (Kur’an, Cumua, 4). Bu olgunun bir anlamı daha vardır: Bu yüzyılın çıplak uyarıcısı, sadece Kameri takvimin sembolize ettiği İslam dünyasına değil, Miladi takvimin sembolize ettiği Batı dünyasına da hitap eden bir uyarıcıdır. Doğrusu o, bir ”ortak-evrensel uyarıcı”dır. SERKAN TEKİN Geçmiş alimlerin Hz. Mehdi (a.s.)’yle ilgili yapmış oldukları çalışmalar Hz. Mehdi (a.s.)’nin zuhur tarihi olarak 1400-1500 hicri yılları vermektedir. Bu tarihler doğrultusunda günümüzde bazı araştırmacılar mehdi ile ilgili daha derin ve ciddi araştırmalar yaparak hadislerden ve büyük islam alimlerinin konuyla ilgili söylemiş oldukları beyitlerin ebced hesaplamalarıyla beklenen mehdinin çıkış alametlerini ve çıkış tarihini hesaplamaya çalışmışlar ve aynı tarihleri bulmuşlardır… Genç araştırmacılardan Serkan Tekin de yazmış olduğu bir kitapta mehdinin çıkş tarihini cifir hesabıyla, günümüz tarihleri olarak bulmuştur. İşte genç araştırmacı Serkan Tekin’in yazdıkları: “Dört mezhep aliminin görüşüde şöyledir. Hz. Mehdi (a.s.) ile ilgili hadislerin çoğu sahihtir. Ravileri itibar edilen kişilerdir. Bu görüşü savunan alimler, İslam alimlerinin yüzde yetmişdokuzunu meydana getirirler. Bu kişiler İslam dininin en büyük alimleridir. İslam alimlerinin arasında tabiilerin reislerindendir. Sait Bin Cübeyr ve dört mezhep imamları “İmam Hanefi, İmam Malik, İmam Şafi, İmam Hambeli” ve iki akide imamları “Ebu Hasan Eşari, Ebu Mensur Maturidi” ve İslam güneşi lakabıyla anılan İmam Gazali ve allamelerden Molla Fenari, Sadi Teftazani ve allame Davudi Antaki, İmam Şarani, Muhiddin Arabi, Şeyhülislam İbni Hacer el Heytemi, Müçtehit İmam Suyuti, Allame Sabban, Muhammed Berzenci, Allame Resul Essibki, Hasan İraki, İmam Kastalani, Abdülkadir Geylani, Kadı Beydavi, Muhammed Ramli, Şihabi Remli, Allame Alaattini Attar, Mevlana Halidi Bağdadi, İmam Rabbani, Aliyyul Havas, İmam Nevevi, Yahya Muzuri, Said Nursi, Molla Cami, Allame Abdul Gafıri Lari, İbrahim Hakkı Erzurumi, Mukatil, Celali, Mahali, Celali Suyuti, Kadı Ebubekir Bakilani, Kadı İyaz, Muhammed Savi, Fethullah Verkanisi, Muhiddin Haveyli ve Alaaddin Ohini gibi alimler vardır. Bu alimlerin hepsi ve talebeleri mehdi konusunda aynı görüşü beyan etmişlerdir… Bu alimlerin görüşü daha saygın ve sahih itibar edilir olduğu için bizde ahir zaman konusunu onların beyanatlarını esas alarak işleyeceğiz… …Büyük mutasavvıf Sibgatullahi Arvasi’nin yeğeni Allame Muhammed Hafid’in büyük Allame Hafız Muhittine naklettiğine göre; Mehdinin doğumu: 1385 Zuhuru (çıkması): 1425′ dir …Hz. Mehdi (a.s.)’nin doğumunun hicri 1385 ve zuhrunun hicri 1425 olduğu “zuhurul mehdi ve deccal” adlı eserde mehdi ile ilgili nakledilen bir hadiste açıkça söylenmiştir. Ayrıca bu eserde; “Hz. Mehdi (a.s.)’nin sırtında üzerinde bu Allah’ın halifesi, beklenen mehdidir yazılı bir mühür olacağı anlatılmaktadır.” Ayrıca mehdinin müçtehit(içtihat eden) çok büyük bir islam alimi olacağı da o eserde geçmektedir.” zuhrul mehdi ve deccal” adlı kitap Allame Resul Sibki’nin yazdığı en son eserdir. …”Muhakkak Allah’ın taraftarları galip olanların ta kendileridir.” Cümlesinin cifir hesabından anlaşılıyor. Bu cümlenin cifr hesabı, hicri 1428 ediyor. Bu tarih Hz. Mehdi (a.s.)’nin çıkmasından üç sene sonradır. Çünkü mehdi çıktıktan üç yıl sonra ilk büyük galibiyetini alıyor. Hz. Mehdi (a.s.)’nin ilk büyük galibiyeti hicr 1428 olduğuna göre Zuhuruda “Mehdiliğinin ilan edilmesi” hicri 1425′tir… …Bu ayette galibiyetin Hz. Mehdi (a.s.)’nin galibiyeti olduğu hangi verilerden anlaşılıyor. Önceki tarihlerde olan, İslamiyet’in galibiyetlerinden herhangi biri olmaz mı? Niçin illa da Hz. Mehdi (a.s.) sonucu çıkartılıyor… Ayetteki kelimeleri “Kur’an Belagati” ilmine göre incelediğimizde, ayette geçen galibiyetin, Mehdinin galibiyetinden başka bir şey olmadığını açıkça görmekteyiz. Çünkü; ayette 4 tekid (pekiştirme) vardır… En büyük tekidin cümle de zikir edilmesi cümledeki galibiyetin en büyük galibiyet olduğu açıkça bildiriliyor…Tarihte böyle bir galibiyet bu güne kadar olmamıştır. Fakat Mehdi müjdesini veren hadisler böyle bir galibiyetin ahir zamanda mehdi sayesinde olacağını açıkça haber verir… Yaptığım araştırmalar mehdinin 2005′te çıkacağını gösterdiğine göre, Süfyanın da 2004 yılının sonunda çıkacağını göstermektedir. (Serkan Tekin, K uran’da gizlenen tarihler. s. 160-202, nokta yayınları, 2002) İBRAHİM KOCABIYIK Şimdi’de “Mehdilik ve İmamiye” kitabının yazarı İbrahim Kocabıyık’la 15-21 Ocak 2000 tarihihli Aksiyon dergisinde yapılan bir mülakatta mehdilik ile ilgili görüşlerini aktaralım: “Mehdilik ve İmamiye kitabının yazarı, İbrahim Kocabıyık: “Hz. Mehdi (a.s.), insanlığın ıslahı için çalışanlardır” Hz. Mehdi (a.s.) ile müceddit müteradif olarak kullanılmıştır. Ebu Davud’un Sünen’inde gördüğümüz, Allah’ın yüz senede bir yenilediği bu mehdiler veya mücedditler değişik vasıtalarla toplumlara ulaşmışlardır. - Hz. Mehdi (a.s.) konusu dini kaynaklarda nasıl yer alıyor? - Konu Kur’an’da Hz. Mehdi (a.s.) olarak geçmiyor. Hadi ismi 5 yerde Kur’an-ı Kerim’de zikredilir. Hadiyen ve Nasira şeklinde. Kök olarak Heda kökünden geldiğinden Mehdi ile Hadi isminin alakası vardır. - Yani Hz. Mehdi (a.s.), Allah’ın Hadi ismine mazhar olmuş kimsedir. - Evet. - Peki, Hz. Mehdi (a.s.) bir kişi midir? - Hayır. Hz. Mehdi (a.s.) anlamını kedinde taşıyan, yani insanları hidayete davet edenlerin başında peygamberler gelmektedir. Hidayete çağırma olayı, yaratılış çizgisinden uzaklaşmış insanların yeniden ana çizgiye çağrılmasıdır. Dolayısıyla bu işi en başta yapanlar peygamberlerdir. Hz. Mehdi (a.s.)’nin diğer anlamı da bol bol hediye dağıtan, bağış yapan demektir. İnsanlar yaratılış çizgisine geldikten sonra anarşiden, terörden kurtulmuştur. Yaratılış çizgisi dediğimiz şey fıtrattır bir anlamda. Çünkü din fıtridir, fıtri olanı ister. Gözün görmek istediği gibi. İnsanın ruhu, kalbi gibi şeyleri, ya da vicdanı diyelim topluca, ancak peygamberlerin sunduğu şeylerle tatmin olur. Ruhla fizik arasında denge ayarlanabilirse terör olmaz. - Hz. Mehdi (a.s.)’nin ahirzamanla irtibatından dolayı mı terör ve anarşi gibi günümüz açısından önemli olan tabirleri kullanıyorsunuz? - Hayır. İnsanlığın tarihinde irtica her zaman olmuştur, terör ve anarşi her zaman olmuştur. - O zaman Hz. Mehdi (a.s.) de sadece ahirzamanla ilgili değil. Evet. Şundan dolayı rivayetlerde ahirzamanla ilgili olarak geçmiştir: Dünyamızın eceli kıyametledir. Elimizdeki hadis külliyatında -Kütüb-i Sitte dahil- Buhari ve Müslim’de ıslah edici bir mümin olarak geçer ama ismi verilmez. Buhari ve Müslim dışında İbn-i Mace, Tirmizi, Ebu Davut ve diğerlerinde Hz. Mehdi (a.s.) olarak zikredilir. Kıyametin yaklaşmasına yakın anarşi ve terör daha da yaygınlaşacak. Çünkü son peygamber gelmiş, fıtrat yolunu en açık şekliyle ve bütün genişliğiyle ortaya koymuş. Son peygamberden sonra başka bir peygamber daha gelmeyeceğine göre, insanlık ana çizgiden daha çok uzaklaşacaktır. - Yani, taşkınlıkların boyutu kıyametin kopmasını gerektirecek seviyelere ulaşacak. Bu taşkınlıklar o kadar zuhur ediyor ki artık, soyu benim soyumdan olacak dediği, bozulmamış, o eskilerin ifadesiyle silsile-i zeheb, seyitler dediğimiz o altın soydan gelecek diyor. Kıyamet kopmadan önce tüm insanlığı kucaklayan bir ıslah hareketi olacaktır. Bu noktanın altını çizmekte fayda var. Mehdilik bölgesel, ya da bir ülkeye bağlı bir hareket değildir. - Burada müsaadenizle bir noktayı açalım. Esas Hz. Mehdi (a.s.) efendimizdir. Hadi ismine mazhar olmuş şahıs ya da şahıslar onun getirmiş olduğu ve sizin de ana çizgi olarak adlandırdığınız çizgiye daha fazla insan ulaştırmakta rol oynarlar. - Tabii. - Ahir zaman Mehdi’si de o çizgiyi kendi zamanına en güzel şekilde taşıyacak olan kimse olmuş oluyor. - Evet. Onun için bu manada Mehdi ile Müceddit müteradif olarak kullanılmıştır. Ebu Davudun Süneninde gördüğümüz, Allah’ın yüz senede bir yenilediği bu Mehdiler veya Mücedditler değişik vasıtalarla o dediğiniz toplumlara ulaşmışlardır. Mesela İmam-ı Rabbani kendi döneminde mektuplarla uzak mekanlardakilere ulaşarak bu tecdit vazifesini yapmaya çalışıyor. Mesela bir İmam Gazali’yi alalım. Eyyühel Veled kitabını yazıyor, çocuğuna nasihat gibi. Bir tehafütü’l Felasife’yi yazıyor felsefecilere karşı. O dönemde Grek felsefesinin gençlerin dini inançları üzerinde olumsuz etkiler yaptığını görüyor. Günümüzde bir çok cereyanın etkilediği gibi. Bir taraftan İhya-i Ulumi’d-din diğer taraftan Tehafüt sanki İslami ilimler yerle bir olmuş da yeniden ihya ediyormuş gibi bir ihya. Bir ihya hareketidir zaten bunlar aynı zamanda. Dolayısıyla tecdidin altında yatan da bu ihyadır zaten. Bir reform manasında anlamamak lazım bu tecdidi. Onun için de Kur’ani çizgi dediğimiz bu ana çizgiye, peygamber çizgisine çağıran bu mücedditler geniş kitlelere ulaşmak için ya kitap yazmışlar, vaaz etmişler veya talebeler yetiştirmek suretiyle o talebeleri dünyaya dağıtmışlar… - En sağlam iki kaynak olarak bildiğimiz Buhari ve Müslim’de nasıl geçiyor? - Mehdi ismini anmadan, ıslah edici mümin olarak geçiyor. Diğer hadis kitaplarında ise Mehdi olarak geçiyor. Özellikle Tirmizi bu hadisleri aldıktan sonra “Haza sahihun hasenün” diyor. Tirmizi’nin kendi kritiğinde bu ifade ile verilen hadisler Buhari ve Müslim hadisi gibi sağlamdır. Asrımızda yaşayan Kittani, Mehdilikle ilgili rivayetleri bir kitap haline getirerek, bu rivayetlerin toplamının tevatür derecesine ulaştığını söylemiş. (Aksiyon dergisi, 15-21 Ocak 2000) SÜLEYMAN KÖSMENE Günümüz araştınmacı-yazarlarından Süleyman Kösmene’nin de Mehdiyet konusunda birçok makalesi bulunmaktadır. Aşağıdaki alıntı, yazarın “Fıkıh Günlüğü” adı altında köşe yazılarını neşrettiği “Yeni Asya Gazetesi’nin” 2 Ocak 2003 tarihli makalesinden alınmıştır. Hz. Mehdi (a.s.)’nin Gizliliği Zonguldak’tan bayan okuyucumuz: “Üstad Hazretleri, Mehdî için bazı yerlerde ‘sonradan gelecek; biz ona zemin hazırlıyoruz’ diyor. Bu ne demektir? Zemin hazırlamakla ne denmek isteniyor? Hz. Mehdî sonradan mı gelecektir?” Alanya’dan Remzi Çetin: “Risâle-i Nûr’u okuyanlar içinde Hz. Mehdi (a.s.)’yi arayanlar var. Hz. Mehdi (a.s.) gelmiş midir? Gelecek midir? Hz. Mehdi (a.s.)’yi bulan ne yapmalıdır?” İstanbul/Pendik’ten Rumeysa rumuzlu okuyucumuz: “Bir akşam TV’de bir din bilimci, ‘âyetlerden anlıyorum ki, Hz. Mehdi (a.s.) 2005 yılında gelecek’ diyor. Bu ne demektir? Ne derece doğrudur?” Hazret-i Mehdî Aleyhisselâmın zuhuru, Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâmın âhirzamanla ilgili verdiği gaybî haberlerden birisidir. Bin dört yüz yıldan beri ümmet bu haberi gündeminde baş tacı olarak saklamış; Deccal’den ne derece Allah’a sığınmışsa, Hz. Mehdi (a.s.)’yi de o derece Cenab-ı Hakkın rahmetinden beklemiştir. Her asır bir nevî Hz. Mehdi (a.s.)’ye ihtiyaç göstermiş ve müceddid mânâsında bir nevî Hz. Mehdi (a.s.)’yi görmüş de olmasına rağmen; bu son asırdaki Mehdi-yi Azam ayrı bir hususiyet, sıfat, unvan ve makamla beklenmiş ve âdetâ tüm ıslah ümitleri ona bağlanmıştır. Fakat Hazret-i Mehdî Aleyhisselâm ile ilgili haberler de, diğer âhir zaman haberleri gibi kapalı, perdeli ve doğru tevil edilme gereği bulunan haberlerdendir. Nasıl Hazret-i İsâ Aleyhisselâm geldiğinde onu herkes tanımayacak, sadece onun yakınları ve havâssı, îmân nûru ile onu tanıyacak ise1; Hazret-i Mehdî Aleyhisselâm için de bu böyledir. Yani herkes Hazret-i Mehdî Aleyhisselâm’ı açıktan tanımayacaktır. Bunun bilhassa ibâdeti, imtihan sırrını ve kulluğu ilgilendiren önemli hikmetleri vardır. Nitekim: Bu bir peygamberlik olayı değildir ki, açıktan bilinsin. Mehdiyet makamı gizlilik dereceli bir makamdır. İmtihan sırrı bu makamın gizli kalmasını gerektirir. Bu makam sahibi, peygamberler gibi kendisini açıktan ilân etmez. Bu makam için böyle bir zorunluluk ve ihtiyaç yoktur. Peygamberlik makamını inkâr küfrü gerektirir. Bundan dolayı peygamberler “Lâ İlâhe İllallah” kelimesinden sonra kendilerinin Allah’ın kulu ve elçisi olduğunu bir îmân akîdesi olarak formüle etmişler ve insanları bu îmâna çağırmışlardır. Bunun doğruluğunu teyid için de gerektiği zaman Allah’ın yardımıyla mu’cize göstermişlerdir. Fakat mehdiyet makamı, “Allah’a ve peygambere îmân” hakîkatının içerisinde ve temelde bu hakikatı ispat için taraf-ı İlâhîce ihdas edilmiş bir âhir zaman aynasıdır. Yani, îmân için bir aynadır; fakat imânın kendisi değildir. Hazret-i Mehdî Aleyhisselâmın mehdî oluşuna imân etmek değil, ona tâbi olmak ve sunduğu hakîkatlere tâlip olmak söz konusudur. Bu bakımdan Hz. Mehdi (a.s.), peygamber gibi açıktan gelmeyecek, kendisinin Hz. Mehdi (a.s.) olduğunu îlân ve ifşâ etmeyecektir. |
Popularity: 1% [?]
Hz. Hızır kıssasıyla ilgili önemli ve yeni açıklamalar
30 Ağustos 2010 Yazan Harun Yahya
Hz. Hızır kıssasıyla ilgili önemli ve yeni açıklamalar
|
|
Sayın Adnan
Oktar’ın 27 Ağustos 2010 tarihli Kocaeli TV röportajından bir bölüm
18/65- Derken, Katımız’dan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve
Tarafımız’dan kendisine bir ilim
öğrettiğimiz kullarımızdan bir kulu buldular.
Hz. Hızır
(as) Allah Katından kendisine öğretilen, kendine has özel bir ilme sahip.
Bu ayetin
ebcedi 2010 tarihini veriyor.
18/66- Musa ona dedi ki: "Doğru yol (rüşd) olarak sana öğretilenden bana
öğretmen için sana tabi olabilir miyim?"
18/67- Dedi ki: "Gerçekten sen, benimle
birlikte olma sabrını göstermeye güç yetiremezsin."
"Beni
dinsiz gibi görebilirsin, şeriata muhalif görürsün, bir yerleri bombalıyor,
yakıyor yıkıyor gibi görürsün, cinayet işliyor gibi görürsün, tüm bunlara
sabretmeye güç yetiremezsin" diyor Hz. Hızır (as).
18/68- (Böyleyken) "Özünü kavramaya
kuşatıcı olamadığın şeye nasıl sabredebilirsin?"
Bir
konunun görünüşü ayrı, özü apayrıdır. Hz. Hızır (as), Ulu’l Azm bir peygambere
"buna takatin yetmez, sabredemezsin" diyor.
18/69- (Musa:) "İnşaAllah,
beni sabreden (biri olarak) bulacaksın. Hiçbir işte sana karşı gelmeyeceğim"
dedi.
"İnşaAllah"
diye söze başlıyor Hz. Musa (as). Kehf kıssasındaki kilit kelimedir, inşaAllah.
Hz. Musa bu sözle başlıyor, Hz. Hızır (as)’ın da aradığı ifadedir bu.
18/70- Dedi ki: "Eğer bana uyacak olursan, hiçbir şey hakkında bana soru sorma,
ben sana öğütle-anlatıp söz edinceye kadar."
Demek ki
çok sabırlı olunacak.
18/71- Böylece ikisi yola koyuldu. Nitekim bir gemiye binince, o bunu
(gemiyi) deliverdi. (Musa) Dedi ki: "İçindekilerini
batırmak için mi onu deldin? Andolsun, sen şaşırtıcı bir iş yaptın."
Hızır görüşmede teke tek görüşür,üçüncüyü kabul etmez.
Hz. Musa
(as) "Toplu katliam mı amaçladın, haram bir fiil yaptığın" diyor.
Halbuki Hızır (a.s.) vahiyle hareket ediyor, yaptığı doğru.
18/72- Dedi ki: "Gerçekten benimle birlikte olma sabrını göstermeye
kesinlikle güç
yetiremeyeceğini ben sana söylemedim mi?"
Hz. Hızır (as) "kesinlikle" diyor, ikinci bir ihtimal vermiyor,
"zordur" demiyor, "kesin güç yetiremezsin" diyor çünkü Aklah vahiyle bildiriyor,
önceden biliyor. Allah Hızır (a.s.)’a vahiyle Hz. Musa (a.s.)’ın güç
yetiremeyeceğini söylüyor. Vahiyle bildiği için kesinlikle güç
yetiremezsin benimle birlikte olmaya diyor.
18/73- (Musa:) "Beni, unuttuğumdan dolayı
sorgulama ve bu işimden dolayı
bana zorluk çıkarma" dedi.
Hz.
hızırın vasıflarından biri de sorgulamaktır
"Bana
zorluk çıkarma" diyor demek ki gerektiğinde Hz. Hızır (as) zorluk çıkarıyormuş,
zorluk çıkarma da vasıflarından biri.
18/74- Böylece ikisi (yine) yola koyuldular. Nitekim bir çocukla karşılaştılar,
o hemen tutup onu öldürüverdi. (Musa) Dedi ki: "Bir cana karşılık olmaksızın,
tertemiz bir canı mı öldürdün? Andolsun, sen kötü bir iş yaptın."
"Cinayet
işledin, yanlış hareket ettin" diyor, halbuki vahiyle hareket ediyor Hz. Hızır
(as).
Hz. Hızır
(as) bir daha vurguluyor, "kesinlikle" diyor, çünkü
vahiyle bildirilmiş
18/76- (Musa:) "Bundan sonra sana bir
şey soracak olursam, artık benimle arkadaşlık etme. Benden yana bir
özre ulaşmış olursun" dedi.
Bir süre
sonra, Hz. Hızır (as) görevini yaptıktan sonra geri çekilir. Sürekli aynı yerde
bağlantı halinde olmaz.
18/77- (Yine) Böylece ikisi yola koyuldu. Nihayet bir kasabaya gelip
yemek istediler, fakat
(kasaba halkı) onları konuklamaktan
kaçındı. Onda (kasabada) yıkılmaya yüz tutmuş
bir duvar buldular, hemen onu inşa etti.
(Musa) Dedi ki: "Eğer isteseydin gerçekten
buna karşılık bir ücret alabilirdin."
Hz. Hızır
(as)’ın yemeğe ihtiyacı yok, ama Hz. Musa (as)’ın var. Hz. Hızır (as) canı ister
yer canı ister yemez.
Heybetlerinden çekiniyor kasaba halkı.
Hemen
duvarı inşa ediyor. Duvarcı ustası Hz. Hızır (as), aynı zamanda bir vasfı da
budur. Bu bütün masonları kontrol altına alacak demektir, hepsi emrine girecek
demektir, hatta girdi inşaAllah.
Hz. Hızır
(as) hiçbir işinde hiçbir karşılık istemez. Özelliğidir, ne yiyecek ne para ne
çıkar hiçbirini istemez. Bir insanın birşeye ihtiyacı olur, onun hiçbirşeye
ihtiyacı olmaz. Uykuya, yemeğe ihtiyacı olmaz. Hz. Hızır (as)’ın alametidir
hiçbirşeye ihtiyacı olmaması.
29 Ağustos 2010
Popularity: 1% [?]
Adnan OKTAR’LA Ramazan ayı sohbetleri makalesi 20.Gün [2010]
30 Ağustos 2010 Yazan Harun Yahyahttp://www.ramazansohbetleri.com/?p=386
Ramazan 2010 – 20. Gün
![Adnan OKTAR’LA Ramazan ayı sohbetleri makalesi 20.Gün [2010] ramazan2010 anabaslik Adnan OKTAR’LA Ramazan ayı sohbetleri makalesi 20.Gün [2010]](http://us3.harunyahya.com/Image/tr_ramazan/ramazan2010_anabaslik.jpg)
![Adnan OKTAR’LA Ramazan ayı sohbetleri makalesi 20.Gün [2010] ayetikerimeler baslik2010 Adnan OKTAR’LA Ramazan ayı sohbetleri makalesi 20.Gün [2010]](http://us3.harunyahya.com/Image/tr_ramazan/ayetikerimeler_baslik2010.jpg)
Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları ayetlerimden engelleyeceğim. Onlar her ayeti görseler bile ona inanmazlar; dosdoğru yolu (rüşd yolunu) da görseler, yol olarak benimsemezler, azgınlık yolunu, gördüklerinde ise onu yol olarak benimserler. Bu, onların ayetlerimizi yalanlamaları ve onlardan gafil olmaları dolayısıyladır. (Araf Suresi, 146)
![Adnan OKTAR’LA Ramazan ayı sohbetleri makalesi 20.Gün [2010] hadisiserifler baslik2010 Adnan OKTAR’LA Ramazan ayı sohbetleri makalesi 20.Gün [2010]](http://us3.harunyahya.com/Image/tr_ramazan/hadisiserifler_baslik2010.jpg)
“Sizden önceki toplumların derdi size de bulaştı: Haset ve kin. Kin beslemek kökten kazıyan şeydir. Allah’a yemin ederim ki iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olamazsınız. Size birbirinizi seveceğiniz bir şeyi haber vereyim mi? Aranızda selamı yayın.” (Tirmizi; Huccetü’l İslam İmam Gazali, İhya’u Ulum’id-din, 3. cilt, Çeviri: Dr. Sıtkı Gülle, Huzur Yayınevi, İstanbul 1998, s. 425)
!["quality":"high","src":"http://tr.harunyahya.tv/player/flv_player_mp4.swf?movieName=29454&sId=66687" trans Adnan OKTAR’LA Ramazan ayı sohbetleri makalesi 20.Gün [2010]](http://www.ramazansohbetleri.com/wp-includes/js/tinymce/plugins/media/img/trans.gif)
![Adnan OKTAR’LA Ramazan ayı sohbetleri makalesi 20.Gün [2010] gununguzelkonusu 2010baslik Adnan OKTAR’LA Ramazan ayı sohbetleri makalesi 20.Gün [2010]](http://us3.harunyahya.com/Image/tr_ramazan/gununguzelkonusu_2010baslik.jpg)
Gerçek hayatın yaşanacağı yer sonsuz ahiret yurdudur
İnsan yaşadığı her an Allah’ın kendisi için yaratmış olduğu yüzlerce nimet ve güzellikle karşılaşır; soluduğu temiz hava, her biri birbirinden farklı ve etkileyici güzellikteki doğa manzaraları, hayvanlardaki eşsiz güzellikler ve birbirinden ihtişamlı bitkiler, çiçekler ve insan güzelliği ruhta derin etkiler bırakır. Ama dünya hayatındaki tüm bu güzelliklere dair bilinmesi gereken çok önemli bir gerçek vardır; Rabbimiz’in bildirdiği gibi, “… Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir.” (Al-i İmran Suresi, 185)
Dünya hayatının aldatıcılığı, onun geçiciliğinden, bir gün mutlaka yok olacak olmasından kaynaklanmaktadır. Mülk Suresi’nin 2. ayetinde hatırlatıldığı gibi, Allah yeryüzünü ve dünya nimetlerini insanlardan hangilerinin salih davranışlarda bulunacaklarının denenmesi için yaratmıştır. İnsan burada çok kısa bir süre kalacak ve dünya nimetlerinden ancak sınırlı bir süre için faydalanabilecektir. İnsanın gerçek hayatını yaşayacağı yer ise ahirettir. Allah Kuran’da ahiretin insanların “asıl hayatı” olduğunu şöyle bildirmiştir:
Bu dünya hayatı, yalnızca bir oyun ve ‘(eğlence türünden) tutkulu bir oyalanmadır’. Gerçekten ahiret yurdu ise, asıl hayat odur. Bir bilselerdi. (Ankebut Suresi, 64)
Dolayısıyla insanın çok kısa olan dünya hayatını kendisine amaç edinip geçici dünya nimetlerinin hırsıyla hareket etmesi büyük bir aldanıştır. Allah dünya hayatında elde edilen yararların geçici ve değersiz olduğunu hatırlatarak insanları Kuran’da uyarmıştır.
Peygamber Efendimiz (sav) de bir hadis-i şerifinde cennet ile dünya arasındaki farkı şöyle bir örnek ile açıklamıştır:
Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Cennette, yay kadar bir yer, güneşin üzerine doğduğu veya battığı şeyden (dünyadan) daha hayırlıdır.” (Buhari, Bed’ü’l-Halk 8, Tefsir, Vakı’a 1; Müslim, Cennet 6, (2826); Tirmizi, Cennet 1, (2525).)
Peygamberimiz (sav)’in bildirdiği gibi bu dünyadaki nimetler cennet nimetlerinin ancak çok küçük bir örneği olabilir. Dünya hayatının nimetleri ne kadar güzel, etkileyici ve kalıcı görünse de, insan bunların ardında gizlenen bu önemli gerçeği hiçbir zaman unutmamalıdır. Yalnızca bir aldanıştan ibaret olan bu dünyanın sahte süslerine kapılmanın, kendisini hem dünyada hem de ahirette hüsrana sürükleyeceğini bilmeli, her anında bu bilinçle hareket etmelidir.
Allah, gerçek hayatın yaşanacağı sonsuz ahiret için çaba harcayanlara hem dünyada hem de ahirette “güzel bir hayat” vereceğini vaat etmiştir. (Nahl Suresi, 97) Aksinde ise, insanlar için dünya hayatında “sıkıntılı bir geçim” (Taha Suresi, 124) vardır.
(http://www.olumkiyametcehennem.net/)
![Adnan OKTAR’LA Ramazan ayı sohbetleri makalesi 20.Gün [2010] ahirzamanmujdeleri 2010baslik Adnan OKTAR’LA Ramazan ayı sohbetleri makalesi 20.Gün [2010]](http://us3.harunyahya.com/Image/tr_ramazan/ahirzamanmujdeleri_2010baslik.jpg)
Hz. Mehdi (a.s.) ashabından olmak isteyen bir Müslüman sabırlı, takva ve güzel ahlaklı olmalıdır
| İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyurur.
KİM KAİM’İN (HZ. MEHDİ (A.S.)’IN) ASHABINDAN OLMAK İSTERSE BEKLEMELİ VE BEKLEYİŞ HALİNDE KENDİSİNDEN TAKVA VE GÜZEL AHLAK SERGİLEMELİDİR.Biharu’l Envar, c.52, s.140, hadis, 5 |
Peygamberimiz (s.a.v)’in soyundan olan İmam Cafer-i Sadık (a.s.) Hazretleri, Hz. Mehdi (a.s.)’ın yakınlarından ve onun ashabından olmayı isteyen Müslümanların, Hz. Mehdi (a.s.)’ın zuhurunu beklerken Kuran’a tam uygun hareketler içinde olmalarını ve Allah’ın razı olacağı güzel bir ahlak göstermelerini tavsiye etmiştir.
![Adnan OKTAR’LA Ramazan ayı sohbetleri makalesi 20.Gün [2010] resim12 Adnan OKTAR’LA Ramazan ayı sohbetleri makalesi 20.Gün [2010]](http://us3.harunyahya.com/Image/tr_ramazan/resim12.jpg)
Hz. Mehdi (a.s.) en büyük veli en yüksek ilim sahibi kişi olacaktır, Müslümanları tam sahiplenecektir.
| Müminlerin Emiri (sav) Hazretleri, İmam Mehdi (as)’ın faziletleriyle ilgili şöyle söyler, “En fazla korunak sağlayan ve EN YÜKSEK İLME SAHİP OLAN ve en çok ‘Sile-i Rahim’ (akrabalarına iyilikte bulunan) yapan odur.”[Gaybet-i Numani] |
http://www.bediuzzamanvemehdi.com/
![Adnan OKTAR’LA Ramazan ayı sohbetleri makalesi 20.Gün [2010] hikmetler 2010baslik Adnan OKTAR’LA Ramazan ayı sohbetleri makalesi 20.Gün [2010]](http://us3.harunyahya.com/Image/tr_ramazan/hikmetler_2010baslik.jpg)
İslam dünyasının gözü kulağıTürkiye’de
Çırağan İftar Toplantısı, 16 Ekim 2008
Adnan Oktar: Türkiye ağabeylik yaptığında o coğrafya içerisinde Türkiye’nin ağabeyliğini kabul etmeyecek hiç kimse yok. Şiiler de, Caferiler de, Suudiler de, İranlılar da. Mesela Sayın Ahmedinejad buraya gediğinde, geldi bir Sünni camide Sünni imam arkasında namaz kıldı. Bu ne demektir, siz eğer lider olursanız ben bunu kabul ediyorum. Açıkça budur. “Ben” dedi zaten “burada siyasi bir mesaj verdim” dedi. “Çok önemli siyasi bir mesaj verdim” dedi. Daha ne desin. Hizbullah da kabul eder, herkes kabul eder, Türkiye’nin liderliğini kabul etmeyecek bu coğrafyada kimse yok. Çünkü Türkiye son derece ılımlı, sevecen, makul bir ülke. İnsanları saygın ve efendi insanlar, son derece kültürlü, görgülü insanlar. Ve yıllarca liderlik yapmış bir ülke biliyorsunuz. Osmanlı döneminden bir tecrübesi var. Bütün Türk ülkelerinin, bütün İslam ülkelerinin ağabeysi olarak ortaya çıkacaktır Türkiye. Bunu herkes görecek. Bunu açık açık da söylüyorum, on yıl sonra bu sözümün altına ben yine imzamı atacağım inşaAllah.
![Adnan OKTAR’LA Ramazan ayı sohbetleri makalesi 20.Gün [2010] adnanoktar13 Adnan OKTAR’LA Ramazan ayı sohbetleri makalesi 20.Gün [2010]](http://us3.harunyahya.com/Image/tr_ramazan/adnanoktar13.jpg)
Adana CRT TV, 30 Eylül 2008
Adnan Oktar: Türkiye çok hayırlı, güzel bir yolda, gittikçe temizleniyor, duruluyor, dinçleşiyor, sağlık kazanıyor, urlarından arındı, kanserli hücreleri alındı, nekahat devresini atlattı, şimdi dinç bir delikanlı Türkiye, yiğit bir delikanlı. Bütün Ortadoğu, Balkanların, bütün İslam Alemi’nin, Türklük Alemi’nin lideri olacak inşaAllah. Türk İslam Alemi birleşecek, büyük bir Türk İslam Birliği oluşacak, Türkiye başına geçecek, ağabeylik yapacak, dünyada üçüncü güç olacak, Amerika ve Rusya’nın dışında bir denge unsuru olacak ve dünyaya bir sulh ve selamet çağı getirecek inşaAllah.
Vakit, 18 Şubat 2010
![Adnan OKTAR’LA Ramazan ayı sohbetleri makalesi 20.Gün [2010] islambirligiturkiye vakit180210 Adnan OKTAR’LA Ramazan ayı sohbetleri makalesi 20.Gün [2010]](http://us3.harunyahya.com/Image/tr_ramazan/islambirligiturkiye_vakit180210.jpg)
![Adnan OKTAR’LA Ramazan ayı sohbetleri makalesi 20.Gün [2010] dunyadanyankilar 2010baslik Adnan OKTAR’LA Ramazan ayı sohbetleri makalesi 20.Gün [2010]](http://us3.harunyahya.com/Image/tr_ramazan/dunyadanyankilar_2010baslik.jpg)
İslami Yaratılışçılık Yükselişte – 02.12.2009
Avustralya/ABC1 TV
![Adnan OKTAR’LA Ramazan ayı sohbetleri makalesi 20.Gün [2010] lateline logo Adnan OKTAR’LA Ramazan ayı sohbetleri makalesi 20.Gün [2010]](http://us3.harunyahya.com/Image/tr_ramazan/lateline_logo.jpg)
Avusturya’da 1932’de kurulan ve dünya çapında yayın yapan Avustralya devlet televizyonu ABC1, 2 Aralık 2009 tarihli “Lateline” haber programında Ortadoğu muhabiri Ben Knight’ın Sayın Adnan Oktar ile yapmış olduğu röportaja yer verdi. (Röportajın tamamını buradan izleyebilir ve deşifresini buradan okuyabilirsiniz.)
“İslami Yaratılışçılık Yükselişte” başlıklı haberde, İslami Yaratılışçılık önderi olarak tanıtılan Adnan Oktar’ın eserlerinin etkisine dikkat çekilerek “Türkiye gittikçe daha fazla dindar oluyor” şeklinde bildirildi. Haberde aktarılanlardan bazı bölümler şöyledir:
… Son zamanlarda İslam dünyasında Charles Darwin’in doğal seleksiyon teorisine karşı çıkan yeni sesler var. Ortadoğu ülkelerinin dini inançlarının özellikle Türkiye’de aniden yükselişe geçtiği düşünülecek olursa, buna şaşmamak gerekir. Ortadoğu muhabirimiz Ben Knight İslami Yaratılışçılık adına (fikri) mücadele veren öncü bir isimle görüştü… Adnan Oktar evrim teorisine karşı önde gelen İslami ses olarak kendine haklı bir yer edinmiş…
….Adnan Oktar 300’ün üzerinde kitap ve DVD yayınlandığını, ancak hiçbirinden telif hakkı almadığını söylüyor… Onu dünyanın gözü önüne çeken ise… dev boyuttaki Yaratılışı Atlası oldu. Kitap sayfalarca fosil resmi içeriyor ve onları günümüzde yaşayan canlı benzerleriyle kıyaslıyor. Arada hiç fark olmadığını ve bu nedenle de evrimin olmadığını savunuyor. Kendi ülkesi Türkiye’den başlamak üzere Darwinizm’i tek başına yok ettiğini anlatıyor…
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
(http://www.yaratilisgercekleri.com)
![Adnan OKTAR’LA Ramazan ayı sohbetleri makalesi 20.Gün [2010] sizinicinsectiklerimi 2010baslik Adnan OKTAR’LA Ramazan ayı sohbetleri makalesi 20.Gün [2010]](http://us3.harunyahya.com/Image/tr_ramazan/sizinicinsectiklerimi_2010baslik.jpg)
Hayat boyu çalışan makine: Enzim
![Adnan OKTAR’LA Ramazan ayı sohbetleri makalesi 20.Gün [2010] enzim Adnan OKTAR’LA Ramazan ayı sohbetleri makalesi 20.Gün [2010]](http://us3.harunyahya.com/Image/tr_ramazan/enzim.jpg)
Bir enzim, içinde mikroskobik boyutta yüzden fazla yapı taşının üç boyutlu bir şekilde birleştiği, insan aklının zorlukla çözebileceği kadar detaylı, kimyasal bir mucizedir. Vücuttaki görevi, tüm işlemleri “hızlandırmaktır”. Gözümüzü kırpabilmemiz, elimizi hareket ettirebilmemiz, görebilmemiz, besinleri sindirebilmemiz, kısacası yaşayabilmemiz için enzimlerin varlığı şarttır. Siz bu yazıları okurken bile enzim denen kimyasal makinelerden milyarlarcası görev başındadır. Aynı anda sayısız işlem yaparak, sizin yaşamanız için gereken sayısız fonksiyonu harekete geçirmektedirler.
Bu kitap, size enzimlerin mucizevi yapıları ve işlevleri hakkında bilgiler verirken, Allah’ın verdiği nimetleri göstermek ve Allah’ın şanını yüceltmek için yazılmıştır. Rabbimiz enzim denen mikroskobik yapıları sebep kılarak, tüm varlıklar üzerindeki hakimiyetini bizlere göstermektedir. Enzim mucizesi ile sergilenen tüm detaylar, Allah’ın eşsiz bir sanatıdır.
![Adnan OKTAR’LA Ramazan ayı sohbetleri makalesi 20.Gün [2010] turkislambirliginedogru 2010baslik Adnan OKTAR’LA Ramazan ayı sohbetleri makalesi 20.Gün [2010]](http://us3.harunyahya.com/Image/tr_ramazan/turkislambirliginedogru_2010baslik.jpg)
|
Türk-İslam Birliği Yolunda Ne Gelişmeler Ne Oldu?Sarkisyan: Bazı Azeri topraklarından çekilebiliriz Vakit, 24 Mart 2010
Sayın Adnan Oktar ne demişti?Azerbaycan Halk Gazetesi, 6 Ekim 2008 Adnan Oktar: Bizim Cumhurbaşkanımız biliyorsunuz Ermenistan’a gitti maç seyretmeye. O bir sevgi gösterisiydi, dostluk gösterisiydi. Ermeni milleti normalde mazlumdur, sevecendir, güzel huyludur. Masonlar onları olumsuz yerlere ittiler, olumsuz olayların içine soktular. Bu mazlum millete biz yeniden sahip çıkacağız, bunları kucaklayacağız. Onlara dostluğumuzu, sevecenliğimizi göstereceğiz. Onlar Karabağ’dan da çekilirler, yaptıkları o yanlışlar neyse onların hepsini de düzeltirler. Yani bütün sorunların hepsi ortadan kalkar. Bunlar mesele değil, bütün mesele sevgide, kardeşlikte ve dostlukta. Bunlar suni oluşturulmuş şeyler. Mesela onlar bir intikam anıtı var biliyorsunuz, başka şeyler. Bunların hepsi kalkar. İşgal ettikleri her yerden çekilirler, yeter ki o sevgiyi görsünler, o muhabbeti görsünler, o dostluğu görsünler. Onların derdi toprak değil, onların derdi sevgi, barış, kardeşlik, huzur, afiyet içinde yaşamak, ekonomik güç, maddi manevi huzur, bu. Bunu Türk İslam Birliği onlara sağlar. Bunu sağladığında, onlar öyle bir şeye hiçbir şekilde gerek duymazlar. NE SOYKIRIM İDDİALARINDA BULUNURLAR, NE DİĞER İDDİALARDA BULUNURLAR. HİÇBİRİ ORTADA KALMAZ, BUNLAR HEPSİ HALLOLACAK İNŞAALLAH.
Erzincan Can TV, 23 Temmuz 2008Adnan Oktar: Ermenistan da inşaAllah Türk İslam Birliği içerisinde yerini alacaktır. Boş yere kendilerini üzüyorlar. Biz onları kardeş olarak görüyoruz, dost olarak görüyoruz. İnşaAllah Türk İslam Birliği’nin o şefkatli kolları içerisinde onlar da yerlerini bulacaklardır. Huzur içerisinde yaşayacaklardır. Güvenlikleri sağlanacaktır… DAĞLIK KARABAĞ’DAN ÇEKİLECEKLER ama buna karşılık da Türkiye’ye de gelecekler, Azerbeycan’a da gelecekler, ticaret yapacaklar, oralara istedikleri gibi yerleşecekler. İsterlerse orada ibadetlerini hür olarak yapacaklar. Fakat bu bir kanayan yaradır… Dağlık Karabağ’ın işgal edilmesi, bunlar çok gereksiz lüzumsuz şeyler. İnşaAllah Ermeni kardeşlerimiz bunları yaptığında bütün Türk İslam aleminin sempatisini kazanacaklardır. Ermenilere karşı Türkiye’de bir kin ve nefret yoktur. Osmanlı döneminde en güzel, en kilit noktalara Ermeni kardeşlerimiz gelmiştir. En ünlü sanatçılar, en ünlü doktorlar Ermenilerden çıkmıştır. Ehli kitaptırlar. Tertemiz kardeşlerimiz onlar. Bu tip huzursuzluk duymaları son derece yersiz. |
![Adnan OKTAR’LA Ramazan ayı sohbetleri makalesi 20.Gün [2010] ihtisamliyaratilis 2010baslik Adnan OKTAR’LA Ramazan ayı sohbetleri makalesi 20.Gün [2010]](http://us3.harunyahya.com/Image/tr_ramazan/ihtisamliyaratilis_2010baslik.jpg)
İnsan İskeletinin Mükemmel İşlevi
Canlı iskeletleri gibi insan iskeleti ve onu oluşturan kemikler de bütün olarak mükemmel bir işleve sahiptir. Vücudun taşınması ve korunması gibi önemli bir görevi üstlenen kemiklerimiz, bu işi rahatlıkla yerine getirebilecek kapasite ve sağlamlıkla yaratılmıştır. Hatta bu yönde oldukça geniş bir güvenlik payı bırakılmış ve vücudun muhatap olacağı zor durumlar da hesaba katılmıştır. Örneğin; uyluk kemiği, dikey durumda bir ton ağırlığı kaldırabilecek kapasitededir. Nitekim atılan her adımda bu kemiğimize vücut ağırlığımızın üç katı yük binmektedir. Hatta sırıkla yüksek atlama yapan bir atlet yere inerken kalça kemiğinin her santimetrekaresi 1400 kiloluk bir basınca maruz kalır. O halde, kemik denen ve bir tek hücrenin bölünmesi sonucunda ortaya çıkan bu yapıyı, bu kadar kuvvetli kılan nedir?
Sorunun cevabı kemiklerin eşsiz yaratılışında gizlidir. Kemiklerdeki kusursuz yaratılışı anlamak için günümüz teknolojisinden bir örnek vermek doğru olur. Yirminci yüzyılın ikinci yarısına kadar oldukça zor inşa edilen büyük ve yüksek yapılar, bu tarihten sonra teknolojinin ilerlemesiyle gelişti. Kullanılan teknolojilerden en önemlisi kafes sistemleriydi. Bu yöntemde yapının taşıyıcı elemanları, yekpare yapıda değil, birbiri içine geçmiş, kafes şeklindeki çubuklardan oluşmaktaydı. Bilgisayar yardımıyla yapılan karmaşık hesaplar sayesinde, büyük köprüler ve endüstriyel yapılar çok daha dayanıklı ve daha ucuza inşa edildiler.
Kemiklerin iç yapısı da, insanların binalarda ve köprülerde kullandığı kafes yapı sistemine benzer bir yapıda inşa edilmiştir. Ancak önemli bir fark vardır; kemik içindeki sistem, insanın geliştirdiğinden çok daha üstün ve komplekstir. Bu sayede kemikler, hem son derece sağlam, hem de insanın rahatlıkla kullanabileceği hafiflikte olurlar. Eğer aksi olsaydı, yani kemiklerin içi, dışı gibi sert ve tamamen dolu olsaydı, hem kemiklerin ağırlığı insanın taşıyabileceğinin çok üzerinde olurdu, hem de kemiğin yapısı gevrek ve sert olup en küçük bir darbede çatlayabilir veya kırılabilirdi.
![Adnan OKTAR’LA Ramazan ayı sohbetleri makalesi 20.Gün [2010] evrimcilerinaldatmacalari 2010baslik Adnan OKTAR’LA Ramazan ayı sohbetleri makalesi 20.Gün [2010]](http://us3.harunyahya.com/Image/tr_ramazan/evrimcilerinaldatmacalari_2010baslik.jpg)
Turkana çocuğu masalı
Afrika’da bulunan Homo erectus örneklerinin en ünlüsü, Kenya’daki Turkana Gölü yakınlarında bulunan “Turkana Çocuğu” fosilidir. Fosil bugüne kadar bulunmuş en eski ve en eksiksiz insan iskeletidir ve 1.6 milyon yaşında olduğu tahmin edilmektedir. Bu fosilin sahibinin 12 yaşında bir çocuk olduğu ve büyüdüğü zaman yaklaşık 1.83 m boyunda olacağı saptanmıştır. Fosilin dik iskelet yapısı günümüz insanından farksızdır.
Amerikalı paleoantropolog Alan Walker, “ortalama bir patoloğun bu fosilin iskeletiyle, günümüz insanı iskeletini birbirinden ayırmasının çok güç olduğunu” söyler. Walker kafatasını gördüğünde güldüğünü, çünkü kafatasının “bir Neandertal kafatasına aşırı derecede benzediğini” yazar. Neandertaller günümüz insanın bir ırkıdırlar. Dolayısıyla Homo erectus da yine günümüz insanın bir ırkıdır.
Üstteki tezi savunan bilim adamlarının vardığı sonuç, “Homo erectus, Homo sapiens’ten farklı bir tür değil, Homo sapiens içindeki bir ırktır” şeklinde de özetlenebilir. Bir insan ırkı olan Homo erectus ile “insanın evrimi” senaryosunda kendisinden önce gelen maymunlar (Australopithecus, Homo habilis ve Homo rudolfensis) arasında ise büyük bir uçurum vardır. Yani fosil kayıtlarında beliren ilk insanlar, evrim süreci olmadan, aynı anda ve aniden ortaya çıkmışlardır.
![Adnan OKTAR’LA Ramazan ayı sohbetleri makalesi 20.Gün [2010] turkanacocugufosili Adnan OKTAR’LA Ramazan ayı sohbetleri makalesi 20.Gün [2010]](http://us3.harunyahya.com/Image/tr_ramazan/turkanacocugufosili.jpg)
![Adnan OKTAR’LA Ramazan ayı sohbetleri makalesi 20.Gün [2010] evrimiyalanlayanfosiller 2010baslik Adnan OKTAR’LA Ramazan ayı sohbetleri makalesi 20.Gün [2010]](http://us3.harunyahya.com/Image/tr_ramazan/evrimiyalanlayanfosiller_2010baslik.jpg)
Kızılağaç yaprağı
|
Fosil BilgisiYaş: 50 milyon yıllık Dönem: Eosen Bulunduğu yer: British Columbia, Kanada |
![Adnan OKTAR’LA Ramazan ayı sohbetleri makalesi 20.Gün [2010] SP0739 alder Adnan OKTAR’LA Ramazan ayı sohbetleri makalesi 20.Gün [2010]](http://us3.harunyahya.com/Image/tr_ramazan/SP0739_alder.jpg)
![Adnan OKTAR’LA Ramazan ayı sohbetleri makalesi 20.Gün [2010] SP0739 alder 1 Adnan OKTAR’LA Ramazan ayı sohbetleri makalesi 20.Gün [2010]](http://us3.harunyahya.com/Image/tr_ramazan/SP0739_alder_1.jpg)
![Adnan OKTAR’LA Ramazan ayı sohbetleri makalesi 20.Gün [2010] SP0739 alder 2 Adnan OKTAR’LA Ramazan ayı sohbetleri makalesi 20.Gün [2010]](http://us3.harunyahya.com/Image/tr_ramazan/SP0739_alder_2.jpg)
Darwinizm insanları, evrimin sahte ilahı olan tesadüflerin hücreleri, organizmaları, hayvanları, bitkileri ve insanları oluşturduğuna inandırmaya çalışır. Darwinistler bilimsel olarak hiçbir şekilde desteklenmeyen, mantığa aykırı hatta gülünç birtakım iddialar öne sürüp bunlara sahte deliller aramaya çalışırlar. Darwinistlerin, fosil yataklarında hayali ara formları arayışlarının sebebi de budur. Ancak yeryüzü katmanları, Eosen dönemine (54-37 milyon yıl) ait bu kızılağaç yaprağında olduğu gibi sürekli olarak değişmemiş, yani evrim geçirmemiş canlıların kalıntılarını sunmaktadır.
www.evriminmikrobiyolojikcokusu.com
![Adnan OKTAR’LA Ramazan ayı sohbetleri makalesi 20.Gün [2010] SP0739 alderleaf 02 Adnan OKTAR’LA Ramazan ayı sohbetleri makalesi 20.Gün [2010]](http://us3.harunyahya.com/Image/tr_ramazan/SP0739_alderleaf_02.jpg)
![Adnan OKTAR’LA Ramazan ayı sohbetleri makalesi 20.Gün [2010] SP0739 alderleaf 01 Adnan OKTAR’LA Ramazan ayı sohbetleri makalesi 20.Gün [2010]](http://us3.harunyahya.com/Image/tr_ramazan/SP0739_alderleaf_01.jpg)
Popularity: unranked [?]
Sayın Adnan Oktar’ın cinler hakkında verdiği yeni bilgiler
29 Ağustos 2010 Yazan Harun YahyaSayın Adnan Oktar’ın cinler hakkında verdiği yeni bilgiler
Cinler hakkında çağlar boyunca birçok iddia ortaya atılmıştır. Ancak her konuda olduğu gibi cinler hakkında da doğru bilgi alabileceğimiz kaynak, mukaddes Kitabımız Kuran-ı Kerim’dir. Kuran’da, cinlerin yaratılışları, insanlarla olan ilişkileri, nasıl yaşadıkları gibi pek çok konuda bilgi yer almaktadır. Sayın Adnan Oktar bu bilgiler ışığında, röportajlarında cinler hakkında daha önce dile getirilmemiş bilgiler vermekte ve bu varlıklar hakkında merak edilen konuları açıklamaktadır.

Cinlerin de aynı insan toplulukları gibi bir hayatlarının olduğunu Kuran ayetlerinden anlıyoruz. Ayetlerde cinlerin de gelmiş ve geçmiş ümmetleri olduğu haber verilmiştir. (Araf Suresi, 38; Kehf Suresi, 50) Ancak cinler insanlardan daha farklı bir boyutta yaşamakta, insanları görüp izleyebilmekte, konuşmalarını dinleyebilmektedirler. Bu nedenle cinler tarih boyunca en çok merak uyandıran konulardan biri olmuştur. www.harunyahya.tv sitemizden, 106.4 Mavi Karadeniz radyodan ve çeşitli yerel TV kanallarından takip edebileceğiniz ve her gece canlı olarak yayınlanan “Adnan Oktar’la Gece Sohbetleri” programında Sayın Adnan Oktar’a bu doğrultuda izleyicilerden çeşitli sorular gelmektedir. Sayın Adnan Oktar’ın konu hakkındaki açıklamaları şöyledir:
Müslümanların Cinlere İnanması Farzdır
SUNUCU: Peki Hocam sizin ağzınızdan özellikle duymak istiyoruz. Cinlere inanmayan çok fazla insan var ve bu ayetle sabit. Cinlere inanmayan insanların durumu nedir sizce Hocam?
ADNAN OKTAR: Söz konusu kişiler cinlere değil Allah’a inanmıyor zaten. Ahirete inanmıyor, cin yine gerilerde yer alan bir konu oluyor. Olabilir, inanmıyor olması normal. Çünkü Kuran’a göre inanmayan insanlar var. Ehl-i küfür vardır, inanmayacaklardır. Ama Cin Suresi var ve cinlerle ilgili başka ayetlerde de çok detaylı, kapsamlı Cenab-ı Allah’ın açıklamaları var. Cinler de bir taifedir. Ama Müslüman bir kişinin inanmaması olmaz bu durumda dinden çıkar. Ama genel olarak hiçbir şeye inanmıyorsa, inanmayabilir. (Sayın Adnan Oktar’ın 31 Ekim 2009 tarihli Samsun Aks TV ve TV Kayseri röportajından)
Cinler Allah’ın Emrindedir
“Mümin cinler Allah’ın emrindedir, Allah’ın kontrolünde olan varlıklardır. Cin zavallının zavallısıdır, Allah ne emrederse onu yapar. Yani bütün tecelli Allah’tandır, cini vesile yapar. Mutlak güç Allah’ındır. Allah’tan başka güç sahibi yoktur. Mesela ha bir mendil parçası, ha cin. Yani bir gücü yok ki, bütün güç Allah’a aittir. Cin ne yapsın, cinin öyle bir şeyi yok. Cine ayrı bir güç gibi bakmak doğru olmaz.” (Sayın Adnan Oktar’ın 31 Mayıs 2010 tarihli Adıyaman Asu TV röportajından)
Cinler Ahir Zamanda Müslümanların Emrine Girecek. Ama Onlara Kuran Ahlakını Öğretmek Gerekiyor
“Cinler ahir zamanda Müslümanların emrine girecekler, şu anda da gayet güzel hizmet veriyorlar. Fakat onların sürekli üzerlerine yüklenmek değil de, onları eğitmek çok önemli. Kuran bilgisine çok ihtiyaçları var. Çok cahiller. Kimse de onlarla ilgilenmiyor. Yani bir insan onlarla oturup “gelin size anlatayım, eğiteyim” demiyor. Çok başsızlar, sayıları da az. Onun için, onlarla ilgilenmek, onlara Kuran’dan böyle hikmetli ders yapmak, imanlarını güçlendirmek, şevklerini arttırmak çok önemli. Genellikle ahlaken bozuklar, yani insanlardan çok daha berbat onların konumu. Yani insanların bozukluğu mesela; 50 ise onların ki 250, o kadar bozuk. Ama buna rağmen bu şartlar altında çok dindar bir gençlik gelişmiş aralarında maşaAllah.” (Sayın Adnan Oktar’ın 3 Şubat 2010 tarihli Samsun Aks TV ve TV Kayseri röportajından)
Cinlerde de İman Yeni Gelişiyor
“Cinlerle ilgili Cin suresi var. Cinlerin iyi eğitilmeleri gerekiyor. Genellikle akılları biraz havada oluyor. Yani kuş gibiler. Onların da Hıristiyanları var, Müslümanları var, Ermenileri var. Fakat birbirleriyle çok kavgalı ve karmaşa içindeler. Onlarda da iman daha yeni gelişiyor. İslam da yeni gelişiyor. Yeni yeni Müslümanların sayısında artma oldu onlarda da. Onlar bu şehirlere çok şaşırıyorlar. Yani insanların şehirler yapması, araçlar olması. Onlar o konuda çok şaşkınlar. Kafaları çok dağınık oluyor. Yani gel git akıllı oluyorlar ancak çok iyi eğitilirlerse imani yönden, mesela Kuran okunduğunda çok dikkatli dinliyorlar. Kuran’a karşı çok hassaslar, çok seviyorlar ve çok özenli ve sabırlı eğitilmeleri lazım yani imanları güçlenirse daha doğru ve daha akılcı cevaplar veriyorlar o zaman. Eğer imanı zayıfsa çok sorun çıkarıyorlar. Çok dengesiz, münasebetsiz cevaplar veriyorlar. Yani yalan söylüyorlar o zaman. Ama Allah korkusu konusunda iyi eğitilirlerse çok nezaketliler, çağıran çok kişi var. Onları oyalar ve aldatırlar, genellikle yalan söylerler.” (Sayın Adnan Oktar’ın 23 Ekim 2009 tarihli Dem TV röportajından)
Cinlerin İslamiyet’e Girişi Nasıl Olacak?
SUNUCU: “Hocam insanlar akın akın İslamiyet’e girdiğinde cinlerin durumu ne olacak? Onlara İslam’ı kim tebliğ edecek? Onların İslamiyet’e girişi nasıl olacak?”
ADNAN OKTAR: Şimdi o sevimliler mesela bizi dinliyorlar. Zaten öyle bir sorunları yok onların. Yani kapı çalmaz onlar, gireyim mi, girmeyeyim mi demez. Gelir dinler zaten. Öyle bir sorunu olmuyor onların. Camilerde de olur, her yerde olur onlardan. Radyo da dinleyebiliyor onlar. Televizyon da izleyebiliyorlar. Bütün sohbetlere katılabiliyorlar istediklerinde. Ama tabi ki sahip çıkılması gerekiyor onlara. Şefkat gösterilmesi gerekiyor. Eğer iyi eğitilirlerse, yani samimi bir ortam olursa bayağı dilbazlar, dilliler, güzel, samimi şeyler konuşuyorlar. Dini konularda da çok bilgileri oluyor. Soru sorulduğunda cevap verebiliyorlar. Ama inşaAllah ileride onlar daha çok istihbarat amaçlı da görev alacaklar. Hz. Mehdi (a.s.) devrinde buna çok ciddi işaret var. Hadislerde de var. (Sayın Adnan Oktar’ın 4 Mayıs 2010 tarihli Güneydoğu Olay TV röportajından)
| Cinlerin Sayın Adnan Oktar’a Olan Derin Sevgileri
“Beni de seviyorlar. Hüddam ilmiyle ilgilenenler gitsin sorsunlar, yani aksi yoktur. Sordun mu yani hüsn-ü zanları da çok şiddetli maşaAllah. Yani kim sorarsa aynı cevabı veriyorlar, inşaAllah.” (Sayın Adnan Oktar’ın 3 Şubat 2010 tarihli Samsun Aks TV ve TV Kayseri röportajından) “Cinlere sorsunlar beni, hep güzel söylüyorlar, hayret, Allah’ın hikmeti. Muhalif de konuşabilir. Konuşmuyorlar, güzel söylüyorlar. Mümkün. Niye demesin? Nasıl basında aleyhimde yazılar çıkıyor, değil mi? O da aleyhimde konuşabilir. Yok öyle bir şey. Mesela üstadı, erbabı olan kişilerle konuştum, hepsi olumlu bilgi verdiler. Bir tane olumsuz bilgi duymadım.” (Sayın Adnan Oktar’ın 5 Mayıs 2010 tarihli Samsun AKS TV ve TV Kayseri röportajından) |
Mümin Cinler Kutsal Emanetlerin Yerini, Zamanı Gelince Allah’ın Emriyle Bildirecekler
“Zamanı gelince mümin cinler Cenab-ı Allah’tan emir alıp “işte şurada” diyecekler. Elimizle koymuş gibi gidip bulacağız. O kadar. İnşaAllah, bir kısmı vahiyle Hz. İsa (a.s.)’a, ama mümin cinler şu an emir bekliyorlar. Cenab-ı Allah diyor ki; şeytandan Allah’a sığınırım, “iznimizle,” Benim iznimle diyor Allah. “Elinin altında iş gören cinler vardı” diyor Hz. Süleyman (a.s.) için. Hz. Mehdi (a.s.) için de diyor ki Allah, hadis-i şerifte Peygamberimiz (s.a.v.) Cenab-ı Allah’tan aldığı vahiyle bildiriyor. “Hz. Süleyman (a.s.) gibidir Hz. Mehdi (a.s.).” diyor. Ne demek bu? Dünya hakimi olacak demektir ve cinler emrinde olacak demektir.” (Sayın Adnan Oktar’ın 31 Mayıs 2010 tarihli Adıyaman Asu TV röportajından)
“Kayıp bir şeyin bulunmasında faydaları olabilir. Mesela Tevrat’ın aslı bulunacak, İncil’in aslı bulunacak, kutsal bazı emanetler var, Ahit Sandığı var, biliyorsunuz Musevilerce de kutsaldır ve Kuran’da da geçer. Ahit Sandığı’nın bulunmasında onlar da yardımcı olacaklar. Ama günümüzde de işte çok vahim bir olay olursa o konuda faydalanılabiliniyor.” (Sayın Adnan Oktar’ın 31 Ekim 2009 tarihli Samsun Aks TV ve TV Kayseri röportajından)
Cinlerin Görünümü Nasıldır?
“Cinler normalde hakikaten insanları rahatsız etmek istemiyorlar. Görünüm-leri; ayak uçları konik oluyor cinlerin bilinir yani erbabı bilir. Topaç vardır ya, çocukların oynadığı topaç? Normal insan böyle basar o böyle değil, yani ayak uçları sivridir. Konik geliyor yere doğru, mesela sırf o başlı başına yeter bir insana tedirgin olması için. Bir kısmı uzun boylu oluyorlar. Bir kısmı çok kısa boylu oluyorlar. Zaten herkes bilir. Onların geleneksel kıyafeti külahtır, kırmızı külah giyerler, uzun sivri kırmızı külahları vardır, dünyanın her yerinde öyle görür görenler, yani bu görünüşleri klasiktir onların. Ama istediklerinde tabii bir hayvan şekline de girebilirler. Mesela bir akrep, bir kedi, bir yılan şekline de girebiliyorlar. Yani cinler çok yeteneklidirler. Eşya şekline de girebilir cin isterse. Ama insanları korkutmalarını Allah yasaklamıştır. Yani insanlara yanaşamıyorlar, o şekilde görünemezler. Yüzleri de o kadar düzgün olmuyor işin doğrusu. Fakat istediğinde çok güzel insan şekline girebilir cin. Yani mesela çok güzel bir kadın görünümüne, güzel bir insan görünümüne girebilir. Yani o yetenekleri de var ama normal halleri makul değildir. Onun için de insanlar tabii o haliyle görüşmek istemezler. Bazen suda görünme olayları var, o da korkutur insanları. Yani suda görünebilirler. Görmelerini pek tavsiye etmem. Görmeye pek yanaşmasınlar. Fakat çok önemli konularda bilgi almak için olabilir, yani çok hayati konularda, vahim bir konuysa, yani Müslümanlar hakikaten zor durumdalarsa bilgi alınabiliyor. Allah vermesin bizim öyle birkaç kere başımız sıkışmıştı, zor durumumuz olmuştu. Bir kız arkadaşımızın kaçırılması olayı olmuştu, onda bilgi almıştık. Çok detaylı, kapsamlı bilgi vermişti hakikaten. MaşaAllah. Allah razı olsun bir dindar cin talebemiz var. Ondan sonra yine bir olay olmuştu onda da, suçluları an an bize bildirdi. Biz de an an polise bildirdik. (Sayın Adnan Oktar’ın 31 Ekim 2009 tarihli Samsun Aks TV ve TV Kayseri röportajından)
| Unutulmamalıdır ki cinler tıpkı insanlar gibi Allah’a kulluk etmek için Allah’ın yarattığı varlıklardır. Kendilerine ait hiçbir güçleri yoktur, Allah’ın izni olmaksızın hiç kimseye zarar veremeyecekleri gibi yarar da sağlamaları mümkün değildir. Onlar da tüm insanlar gibi dünya hayatında imtihan olmaktadırlar ve yapıp ettikleriyle ahirette karşılık göreceklerdir. Cinleri farklı bir alemde yaratan, alemlerin, göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin Rabbi, alemlerden müstağni olan Yüce Allah’tır. |
Cinler Işık Hızıyla Hareket Ettikleri İçin Onların Zamanıyla Bizim Zamanımız Aynı Değildir
“Cinler çok yaşıyorlar. Mesela 1300 sene yaşıyorlar, 1400 sene yaşıyorlar. Yani ışık hızıyla hareket ettikleri için onların zamanıyla bizim zamanımız aynı değil. Normalde onlar bizim gibi yaşıyor ama ışık hızıyla hareket ettikleri için zamanda esneme oluyor onlarda. Yani öyle anlaşılıyor. Mesela polise bildirdiğimiz olayda, adli olayda her verdiğimiz bilgiyi polis doğru olarak tasdik etti ve sonunda şahıslar yakalandılar. Adım adım, her adımını cinden öğrendik. Mesela “şu an şuradadır. Şu an şurada” dedik. Bakın, her verdiğimiz bilgiye de polis “doğru” dedi. Doğru bilgi vermiş olduk.” (Sayın Adnan Oktar’ın 31 Ekim 2009 tarihli Samsun Aks TV ve TV Kayseri röportajından)
Cinler Teknik Konularda Çok Yeteneklidirler
“Hz. Süleyman (a.s.) zamanında işte-güçte de çalışmışlardır, yani teknik konularda da çok iyi bilgileri vardır cinlerin. Teknolojiyi kullanmada, teknik aletlerin yapımında falan çok yeteneklidirler. Ama asrımızda benim gördüğüm haber almada çok iyiler yani o yönde faydaları olabilir. Çünkü teknolojide onlara pek ihtiyaç hasıl olmuyor.” (Sayın Adnan Oktar’ın 31 Ekim 2009 tarihli Samsun Aks TV ve TV Kayseri röportajından)
Cinler Hangi Dili Konuşur?
“Benim gördüğüm cinlerin dil gibi bir sorunu yok. Bir de bunların kendi dilleri var. Acayip alengirli bir dil. Anlaşılması mümkün değil. Uzaylı dili gibi. Kendilerine has özel bir dilleri var. Ama her türlü dilden de anlıyorlar. Yani muhtemelen şöyle düşünebiliriz. O ülkede yaşayanlar o ülkenin dilini öğreniyor olabilirler. Bir anda her yere geldikleri için. Mesela Fransa’daki bir cin anında Türkiye’ye gelebiliyor. Yarım saniyede geliyor. Dolayısıyla bu yüzden bu kadar dil biliyor olabilirler. Çünkü bilmedikleri bir şey yok adamların. Ne sorsam biliyorlar maşaAllah.” (Sayın Adnan Oktar’ın 25 Mayıs 2010 tarihli HarunYahya.TV röportajından)
Cinlerle Bağlantıya Geçilebilir Ama Ruhlarla Bağlantıya Geçilmesi Mümkün Değildir
SUNUCU: Bunu şöyle duydum ben. O da doğru mu bilmiyorum. Eğer karşındaki ruh konuşmuyorsa, işte ayak kısmıhiç görünmüyorsa gerçekten gelmiştir. Bu doğru mu?
ADNAN OKTAR: Yok, yok bunların hiç aslı astarı yok. Ama cin vardır mesela, cin çağrılır, gelir cin. Onları insanlar ruh zannederler. Diyorlar ya hani ruh geldi. Ruh hiçbir şekilde gelmez. Yani giden ruh bir daha gelmez. Hz. İsa Aleyhisselam gelecek ama ahirete intikal etmemiştir o. Ayrı zaman boyutundadır. Ahirete intikal ettikten sonra gelmez inşaAllah. Yani ruhaniyetini gönderebilir ama Allah. Bazen mesela bazı velilerin ruhaniyetini gönderir. Keramet olarak gelebilirler ruhaniyetleri. Ama cismen bir daha gelmez. Hz. İsa Aleyhisselam cismen geliyor. Çünkü cisim olarak alınmıştır, cismen gelecektir. Fakat cinler öyle değil. (Sayın Adnan Oktar’ın 19 Şubat 2010 tarihli Kahramanmaraş Aksu TV röportajından)
Hz. Süleyman (a.s.) Kıssasında CİNLER
“Şeytandan Allah’a sığınırım. “Böylece onun (Süleymanın) ölümüne karar verdiğimiz zaman,” yani ölmüş, Allah rahmet etsin, “ölümünü, onlara, asasını yemekte olan bir ağaç kurdundan başkası haber vermedi. Artık o, yere yıkılıp-düşünce, açıkça ortaya çıktı ki, şayet cinler gaybı bilmiş olsalardı böylesine aşağılanıcı bir azap içinde kalıp-yaşamazlardı.” (Sebe Suresi, 14) Bir kere ayetin son kısmını açıklayayım. Hz. Süleyman (a.s.) hem cinlere, hem şeytanlara tam hakim olmuştu. Tam anlamıyla emrindeydiler. Çok harika bilgilere sahip cinler. Yani bizim bildiğimiz fizik kanunlarına tabi olmadıkları için onların apayrı bir teknoloji anlayışı ve apayrı bir hayat modeli var. Bunu insanlara sunduklarında yepyeni bir alem meydana gelmiş oluyor. Çok şaşırtıcı bir bilgiye sahipler. Çok şaşırtıcı imkanlara sahipler. Bunları o devirde Hz. Süleyman (a.s.)’ın emrine sunmuş oluyorlar. Allah’ın dilemesiyle.
Kardeşimizin sorusu şöyle; “Sebepler dahilinde bir kurdun asayı yemesinin uzun bir süre alacağını düşündüm. Bu konuda sizin yorumunuz nedir?” Şöyle olabilir, bu asa Hz. Süleyman (a.s.)’a silsile yoluyla gelmiş Peygamberlere ait bir asa olabilir. Mesela Hz. Musa (a.s.)’ın asası da olabilir. Böyle bir durumda çok uzun süre alacağı için, o süre içerisinde Cenab-ı Allah’ın orada görevlendirdiği bir kurt, asanın içerisinde sürekli hareket halinde. O onun farkına varmayabilir yahut farkındadır. Ama uzun yıllar sürer. Mesela 100, 200 yıllık, 300 yıllık mobilyalar oluyor. Nitekim de bir süre sonra onların hakikaten kurt yeniği olduğunu görüyoruz. Yani eski olan eşyalarda bu daha çok olur. Değil mi? Yani çok eski olanlarda aşağı-yukarı mutlaka vardır. O zaman asanın çok eski olduğunu anlıyoruz. Çok makul yani öyle bir noktaya, raddeye gelir ki bir süre sonra o kırılır. Hz. Süleyman (a.s.) ayakta ve asaya dayanarak cinleri yönlendiriyor. Cinler de onu ayakta zannediyorlar. Hakikaten hayatta zannediyorlar. Ondan çok korktukları için; haşa Allah’tan korkmuyorlar, Hz. Süleyman (a.s.)’dan korkuyorlar. Hz. Süleyman (a.s.)’ın onlara karşı tehditleri çok keskin çünkü, Kuran’da da bu görülüyor. Hz. Süleyman (a.s.)’dan çok çekiniyorlar. O da ayakta olduğu için onu sağ zannediyorlar. “Eğer” diyor Allah, “gerçekten bilgi sahibi olsalar onun öldüğünü bilmeleri gerekiyordu” diyor Allah. Yani onların nasıl aciz varlıklar olduğunu söylemiş oluyor Cenab-ı Allah. Normalde bir ölüyü, ölmüş bir insanı bilmesi lazım, cinin. Madem o kadar detaylı bilgiye sahip. Ancak asa kırılıp, Hz. Süleyman (a.s.) düştüğünde anlıyorlar Hz. Süleyman (a.s.)’ın vefat ettiğini. O vakte kadar da bayağı gayret ediyorlar, çalışıyorlar. Faaliyetlerine devam ediyorlar. Ama bu tabii çok çok uzun bir süre değildir. Belirli bir süredir, inşaAllah. O kısa süreyi Allah onların aczini göstermek açısından insanlara bildiriyor.
Birçok şeyi, mesela geleceği bilmezler. Atar, tutarlar ama bilmezler. Ama geçmişi bilir cinler. Ama her şeye de hakim değildirler. Allah “Benim kontrolümdedir” anlamında bir açıklama yapmış burada. “Her şeyi Ben bilirim. Onlara da Ben gerekli bilgiyi veriyorum.” Onlar da, Hz. Süleyman (a.s.)’ın vefatını bilmek son derece kolayken bunu bilememişlerdir. Dolayısıyla cinlerin bir gücü yoktur, anlamında Allah’tan bize bir mesaj olarak anlıyorum. Bu konu tabii içinde çok fazla sır bulunduran, çok kapsamlı bir konu. Ben bunun şu an bu kadarını açıklıyorum. Yani o kurdun mahiyeti, asanın mahiyeti, Hz. Süleyman (a.s.) neden oradaydı? Değil mi? Cinlerle bağlantısı ne şekildeydi? Bunlar apayrı konulardır, inşaAllah. Fakat bu soru bu olduğu için ben bunu bu kadarla bitireyim, inşaAllah.” (Sayın Adnan Oktar’ın 4 Haziran 2010 tarihli Kocaeli TV röportajından)
Cinlerle Bağlantıda Huruf-u Mukatta’da Derin Sırlar Var
ADNAN OKTAR: Huruf-u Mukatta’nıncinlerle de bağlantısı olan yönü var. Yani cin çağırmada, cinlerle bağlantıda Huruf-u Mukatta’nın derin sırları var, onu söyleyeyim. Yani cinlerin anladığı bir hitaptır Huruf-u Mukatta.
ALTUĞ BERKER: Bunu ilk defa duyduk Hocam sizden inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Evet onlarla bağlantıda, ha, mim, ta, sin, mim ve diğer Huruf-u Mukatta’nın çok derin sırları var. İnşaAllah. Ve cinlerin de çok etkilendiği bir yöntemdir inşaAllah. (Sayın Adnan Oktar’ın 16 Mart 2010 tarihli Harun Yahya TV röportajından)
“Ben Hurufu Mukatta’nın cinlerle bağlantılı olduğu ile ilgili hadis biliyordum. Ama bizzat müşahede ettim. Detay da vermek istemiyorum biraz ürküntü veren bir konu olduğu için insanlar arasında. Yani net müşahede ettim. Çünkü Huruf-u Mukatta’nın söylenmesiyle bir şey oldu. Birileri de gördü. 3-4 kişi birden gördü. İnşaAllah. Gerekirse de sonra söylerim. Cinlerin anladığı bir şey var. Onlarla bağlantıda bir şifre Allah-u alem benim anladığım kadarıyla. Çünkü Kuran hem inse, hem cinse indirilmiş. İnsan ve cinlere indirilmiş bir kitaptır. Onların Kuran’ı anlamasını sağlayan, Kuran’la bağlantılarında da etkili olan bir şifre olabilir. (Sayın Adnan Oktar’ın 18 Mart 2010 tarihli Harun Yahya TV röportajından)
Cinler İnsanlara Musallat Olmazlar
SUNUCU: İnsanların cinlerden etkilendiği ve bu tip hocaların olduğu bir toplumda yaşıyoruz, cinci hocaların olduğu bir toplumda yaşıyoruz. İnsanlara zarar vermediklerini söylüyorsunuz ama, insanlar bunun tam aksini belki kendilerince söylüyorlar ve bunun için birçok hoca türedi günümüzde.
ADNAN OKTAR: Yok, öyle bir şey olmaz. Yani hani musallat oldu bilmem ne, şöyle oluyor, böyle oluyor anlatıyorlar. Böyle bir şey yok. Yani karabasan dedikleri olaylarda ya tansiyonu yükseliyor ya bir rahatsızlığı oluyor. Doktorumuz daha iyi bilir. Bunlar organik rahatsızlıklar. Tıbbi rahatsızlıklar, alakası yok. Yani böyle şeylerde kendilerini mağdur ettirmeleri hem komik olur hem de mahcup edici bir şey. Çok çok yanlış, böyle bir şeye girmesinler. Allah’a dua etsinler, Ayet-el Kürsi okurlar, tamamdır, yani öyle cinlerin o tarz bir özelliği yoktur. (Sayın Adnan Oktar’ın 31 Ekim 2009 tarihli Samsun Aks TV ve TV Kayseri röportajından)
Cinler Her Evde Vardır
“Normal evlerde yaşıyorlar zaten. Ailece, cümbür cemaat, hemen hemen her evde vardırlar, yerleşirler. Ama onların kimseye bir zararları olmaz. Yani insanların boş yere korkmasına gerek yok. İnsanlar kendi kafalarında bunu kuruyorlar.” (Sayın Adnan Oktar’ın 27 Mart 2010 tarihli Gaziantep Olay TV röportajından)
Cinlerin Acizlikleri Var mıdır?
SUNUCU: Cinlerin acizlikleri var mı? Uyurlar mı, hastalanırlar mı?.
ADNAN OKTAR: Yorulduklarını biliyorum. Ama işin doğrusu hakikaten hastalanırlar mı onu hiç sormadık, arkadaşlarımıza sordurtmadım. Ama “yorgunum” dediklerini biliyorum. Ama onu bir soralım. Hakikaten ilginç, hiç aklıma gelmedi. Fakat çok soru sorulduğunda hakikaten yoruluyorlar, bitap oluyorlar. Onu biliyorum. Yani iptal oluyor. Ama Kuran okunursa, güzel kokudan çok hoşlanıyorlar, sudan hoşlanıyorlar, güzel sözden. Mesela sert bir söz tedirgin ediyor. Onda dengeleri bozuluyor. Ama Kuran’la, şefkatle yaklaşılırsa ve ısrarlı bir üslup kullanılırsa güzel konuşuyorlar. Ama bir de boş konuşma olduğunu anladıklarında konuşmuyorlar. Onda bilgi vermiyorlar. Fakat böyle hani “ne yapıyorsun, nasılsın, işte var mı anlatacağın?” falan, onda daral geliyor onlara. Pek konuşmak istemiyorlar. Konuşuyor ama boş. Ama hakikaten zor bir durum varsa, Müslüman-ların gerçekten ihtiyacı olan bir konu varsa şakır şakır sayıyorlar. Kelimeler, cümle, adres, araba plakasına varıncaya kadar veriyorlar gerekirse, çok net. O konuda hiç şey yapmıyorlar olay ciddiyse, ciddiyeti varsa, önemli bir şeyse. Ama ona da kendileri karar veriyor. Allah öyle onlara emir veriyor demek ki. Bana da arkadaşlarım kanalıyla öyle bir bilgi geliyor. (Sayın Adnan Oktar’ın 5 Mayıs 2010 tarihli Samsun AKS TV ve TV Kayseri röportajından)
UFO’lar Cinlerin Yaptığı Gösterilerdir
“Bu uçan daire olarak görünenler de aslında cinlerin gösterileridir. Net cin alameti yani. Işık halinde oluşmalar, sonra metal görünümü almaları, sonra aniden parçalara ayrılıp yok olmaları ve çeşitli metalik kokular oluşturmaları. Cinlerin klasik özelliğidir ani yok olma. Görünüm açısından da mutabıklar. Böyle zaman zaman insanlarla şakalaştıkları oluyor benim gördüğüm.” (Sayın Adnan Oktar’ın 5 Mayıs 2010 tarihli Samsun AKS TV ve TV Kayseri röportajından)
“UFO’lar cinlerin yaptığı gösteriler. Cinler zaman zaman metal görünümü alırlar, insan görünümü alırlar, kedi görünümü alırlar, akrep görünümü alırlar, kuş görünümü alırlar. Havada uçuyor şeklinde bir görüntü olur. Sonra o görüntü birden kaybolur ani patlamayla. Kokuya çevirebilirler. Mesela değişik bir koku oluşturabilirler istediklerinde cinler. Klasik cinlerin özellikleridir. Yani UFO diye, o tarz bir şey yok. Onu söyleyeyim. Cinlerin gösterileri vardır.” (Sayın Adnan Oktar’ın 29 Nisan 2010 tarihli Harun Yahya TV röportajından)
Bazı Masonlar Dinsiz Cinlerle Bağlantıdadır
ADNAN OKTAR: Yani aslında bazı masonlar çağırıyorlar. Çağırdıkları o cinler dinsiz cinler. İşte o şeytan denilen cinler, ateist cinler. Şu Baphomet… Bunun daha değişiği şeklinde tezahür ediyor. Yani bu masonların bir çizimi. Şunu andırır tarzda görünüyor, görüntü halinde görünüyor. Onlar da toplantıda onun söylediklerine göre hareket ediyorlar. Yani not alıyorlar, ne söylüyorsa, ne anlatıyorsa not alıyorlar. Ayette diyor: “Kabuk gibi üstlerine bağlatırız.” diyor Allah. Çok korkuyor bazı masonlar şeytanlardan. Yani haşa “Allah’tan korkar gibi, hatta daha şiddetli korkarlar” diyor Allah ayette. Yani çok çok şiddetli korkuyorlar. Ne diyorsa yerine getiriyorlar. Mesela savaş çıkartılmasını söylediklerinde hemen yapıyorlar.
SUNUCU: Dinliyorlar.
ADNAN OKTAR: Tabii, yani olay çıkmasını istediğinde, kan dökülmesini istediğinde hemen yerine getiriyorlar. Böyle deli bir yapılanmadır. Yani Amerika’da, İngiltere’de ve İrlanda’daki masonik yapılanma bu tarzdadır.
SUNUCU: Yardım alıyorlar yani diyorsunuz cinlerden öyle mi?
ADNAN OKTAR: Zaten ateist masonluğun faaliyeti olmaz ki eğer cinler olmazsa. Cinni şeytanlar olmasa faaliyeti olmaz. (Sayın Adnan Oktar’ın 20 Kasım 2009 tarihli Dem TV ve Tempo TV röportajından)
Dünya İstihbarat Örgütleri de Cinlerden Faydalanır Ama Hz. Mehdi (a.s.) Devrinde Cinlerin Hepsi Hz. Mehdi (a.s.)’ın Emrinde Olacaklardır
Allah şöyle bildiriyor, şeytandan Allah’a sığınırım: “İznimizle iş gören bir kısım cinler vardı” diyor “Hz. Süleyman (a.s.)’da”. “iznimizle.” O yönde yetenekleri vardır. Aslında CIA de kullanıyor cinleri. Yani dünya istihbaratında, Rus istihbaratında da kullanılıyor. İstihbaratta kullanılır cin. Belirli bir oranda kullanıyorlar. Ama Hz. Süleyman (a.s.) gibi olacaktır, Hz. Mehdi (a.s.) tam anlamıyla malik olacaktır. CIA’nın cinleri de etkisiz kalacaktır o zaman, FBI’nın cini de kalmaz. Rusya’nın kullandığı cin de kalmaz. Çünkü bütün güç, kuvvet Allah’ın elindedir. Allah Müslümanların emrine verdi mi, onlar da Müslümanların emrine geçer. Dolayısıyla “CIA’ya bir cinin sadık olması” diye bir şey olmaz. Allah’a sadıktır cinler. Allah ne derse ona göre hareket ederler ve Hz. Mehdi (a.s.)’a sadık olurlar. Hz. İsa (a.s.)’a sadık olurlar. İncil’e bakın, Hz. İsa (a.s.)’ın cinlere muazzam bir hakimiyeti vardır. İncil’de çok fazla açıklama vardır cinlerle Hz. İsa (a.s.)’ın bağlantısına dair, meşhurdur bu, bilinir. Hz. Süleyman (a.s.)’ın, Hz. İsa (a.s.)’ın ve dolayısıyla da Hz. Mehdi (a.s.)’ın. (Sayın Adnan Oktar’ın 5 Mayıs 2010 tarihli Samsun AKS TV ve TV Kayseri röportajından)
Cinler Cennette İnsanlara Görünecek mi?
“Görünmemeleri için bir neden yok. Tabii ki görünürler yani normal güzel bir insan şeklinde güzel bir varlık şeklinde. Çünkü onlar da bizim mümin kardeşlerimiz onlar da bizim sohbetlerimizi dinliyorlar. Bizden istifade ediyorlar, onlar da Kuran okuyorlar. Ama orada görünür hale gelecekler. Mesela şeytanlar da görünmüyor. Ama onlar da cehennemde görünür hale geliyorlar. Yani hepsi görünür hale geleceklerdir.” (Sayın Adnan Oktar’ın 25 Şubat 2009 tarihli Çay TV röportajından)
| İnsanların cinleri Allah’a şirk koşmalarının ve onlardan medet ummalarının en önemli sebeplerinden biri, onların gaybı bildiklerini düşünmeleridir. Oysa bu çok büyük bir yanılgıdır. Çünkü Allah Kuran’da, cinlerin gayba dair bir bilgiye sahip olmadıklarını bildirmektedir. (Sebe Suresi, 14) |
26 Ağustos 2010
Popularity: 1% [?]
Müslümanların bir lideri olması Adetullah’ın gereğidir, ahir zamanda da Müslümanlar Hz. Mehdi (as)’ın manevi liderliği etrafında toplanacaktır
26 Ağustos 2010 Yazan Harun YahyaMüslümanların bir lideri olması Adetullah’ın gereğidir, ahir zamanda da Müslümanlar Hz. Mehdi (as)’ın manevi liderliği etrafında toplanacaktır
Adnan Oktar’ın 19 Ağustos 2010 tarihli Kahramanmaraş Aksu TV röportajından
Hangi düşünceye, hangi inanca sahip olursa olsun belli bir amaçla birarada bulunan insanların mutlaka onları temsil eden bir önderleri, bir liderleri bulunur. Allah tarih boyunca her mümin topluluğunu liderleriyle birlikte yaratmıştır. Hz. Nuh (as)’ın dönemindeki müminlerin başında liderleri olarak Hz. Nuh (as), Hz. Musa (as)’ın dönemindeki müminlerin başında liderleri olarak Hz. Musa (as), Hz. Muhammed (sav) döneminde sahabelerin lideri olarak Peygamber Efendimiz (sav), Talut döneminde müminlerin lideri olarak Talut, Zülkarneyn döneminde ise Zülkarneyn bulunmuştur.Hiçbir mümin topluluğu lidersiz olmadığı gibi ahir zamanda da Müslümanlar lidersiz kalmayacak, Hz. Mehdi (as)’ın zatı, bizzat Müslümanların manevi lideri olacaktır.
Katoliklerin, Ortodoksların, Musevilerin ve hatta masonların dahi bir lideri varken, Müslümanların lidersiz olması gerektiğini savunan anlayış, Müslüman aleminin yaşadığı acı ve sıkıntıları görmezden gelmektedir. Allah Kuran’da Müslümanlara dağılıp ayrılmamalarını emretmiştir. Eğer Müslümanlar Allah’ın bu emrine uymaz, tarihteki tüm Müslümanlar gibi manevi bir önderin liderliğinde biraraya gelmezlerse, İslam aleminin yaşadığı zorlukların ve acıların son bulması, dünyanın dört bir yanında ezilen ve baskı altına alınan Müslümanların kurtuluşa ermesi mümkün değildir. Allah’ın Kuran’da Müslümanlara gösterdiği yol; “haklarına tecavüz edildiği zaman, birlik olup karşı koymalarıdır.” (Şura Suresi, 39) Patani’de, Afganistan’da, Irak’ta, Filistin’de, Çad’da, Moro’da, Doğu Türkistan’da ve daha pek çok yerde Müslümanların haklarına tecavüz edildiği açık bir gerçektir. Bu durumda Müslümanların, haklarını ilimle, kültürle, bilgiyle ve sanatla en hikmetli ve etkili şekilde savunmak için birlik olmaları gerektiği açıktır. Unutmamak gerekir ki Allah, “Kendi yolunda, sanki birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak mücadele edenleri sever.” (Saff Suresi, 4) İçinde bulunduğumuz dönemdedünya Müslümanlarını Allah yolunda ilimle ve bilgiyle mücadele etmek için biraraya getirecek, onlara yol gösterecek, Darwinizmin ve materyalizmin belalarına karşı onları en güzel şekilde koruyacak olan zat ise Hz. Mehdi (as)’dır.
Pakistan’da camide namaz kılarken bombalanan mazlumların, Çin hapisanelerinde akıl almaz işkencelere maruz kalan Doğu Türkistanlı kardeşlerimizin, Filistin’de okula giderken kurşunların hedefi olan çocukların, Irak’ta her gün ölüm korkusuyla yaşayan sivillerin, Afganistan’da hastanede yatarken bombardımana maruz kalanların, yıllardır mülteci kamplarında yaşam sürenlerin, hayatta kalabilmek için gizlice ibadetlerini yerine getirenlerin sorumluluğu Müslümanların manevi bir lider etrafında birleşmelerini istemeyenlerin üzerindedir. Kuran ayetlerini ve Peygamberimiz (sav)’in sahih hadislerini gözardı ederek, Müslümanların lidersiz, başsız, öndersiz olmaları gerektiğini savunanlar bu gerçeği gözardı etmemelidir.
25 Ağustos 2010

Popularity: 1% [?]
ANTİK MISIR’DA AMPUL KULLANILARAK AYDINLATMA YAPILIYORDU
26 Ağustos 2010 Yazan Harun Yahya
ANTİK MISIR’DA AMPUL KULLANILARAK AYDINLATMA YAPILIYORDU |
|||||||||||||||||||||||||
|
Antik Mısır, insanoğlunun binlerce yıl önce kurduğu sanat ve bilim yönünden en etkileyici medeniyetlerden bir tanesidir. Eski Mısırlılar, ilkel bir toplumun devamı olamayacak kadar engin bir tecrübeye ve bilgi birikimine sahiptiler. Putperest sapkın bir dine mensup olan Mısırlılar arasında Hz. Nuh döneminden, Hz. İbrahim döneminden gelen ilme sahip olan bilginler vardı. Bu Musevi ilim sahipleri, geçmiş peygamberler döneminden öğrendikleri bilgileri kullanıyorlardı. Bu bilgilerden bir tanesi de elektrik kullanarak aydınlatma yapılmasıydı.
Mısır’da özellikle Dendera Tapınak Kompleksi’ndeki Hathor Tapınağı’nda bulunmalarıyla dikkat çeken bazı duvar resimleri, Antik Mısır’la ilgili oldukça ilginç bir bilgiyi gün yüzüne çıkarmıştır. Aşağıda incelenen duvar resimlerinin büyük kısmı Mısır’daki Dendera Tapınak kompleksinde yeralmaktadır. Bu resimlerde Mısırlıların günümüzde kullandığımız ampül ve ark lambası tekniğini kullanarak aydınlatma yaptıkları görülmektedir. Hathor tapınağının duvarlarındaki bu resimler dikkatlice incelendiğinde, tıpkı günümüzdeki gibi yüksek voltaj yalıtımının o günlerde de kullanıldığı görülür: Ampul görünümündeki şekil dikdörgen bir sütun (bu sütun izolatör olarak kullanıldığı tahmin edilen ve ced sütunu olarak adlandırılan bir sütundur) tarafından desteklenmektedir. Resimdeki şeklin günümüz ampulleriyle olan bu şaşırtıcı benzerliği, çok dikkat çekicidir.
Mısır resimlerinde görülen bu sistemin ışık yayıp yaymadığı test etmek için Avusturyalı elektrik mühendisi Walter Garn, kabartmada yer alan resmi çok detaylı olarak incelemiş ve resimdeki ampulü oluşturan yılanlı teli, duyu, ced sütunu olarak kullanılan izolatörün aynısını yapmıştır. Ortaya çıkan sistem ışık yayarak etrafı aydınlatmıştır. 1996 yılı Eylül ayında Amerikan ABC Televizyonu’nda yayınlanan bir belgeselde de Mısırlıların bu ışık sistemi bilimadamları tarafından kameralar önünde test edilmiştir. Bir kez daha başarı elde edilmiş ve ışık oluşmuştur. Bu aslında bir ampuldür ve antik Mısır resimlerinde belirtildiği gibi uygulanan yöntemle sistem çalışmış, ışık elde edilmiştir. Aşağıdaki videoda Antik Mısır’da uygulanan yöntemlerle nasıl ışık elde edildiğini izleyebilirsiniz.
ANTİK MISIR’DA ELEKTRİK KULLANILIYORDU
Antik Mısır’da bugün kullanılan klasik ampulle aydınlatma yapılmıştır. Mısır resimlerine baktığımızda insanların ellerinde filaman telleri, duyu, akım telleri olan ampul benzeri araçlar görülmektedir. Aşağıdaki resimde, soldaki kişi elinde tuttuğu lambaların ışığıyla etrafı aydınlatarak duvarda yazılı resimleri okuyor.
![]()
Mısır’da elektriğin kullanılmış olabileceğini gösteren bir başka delil de PİRAMİTLERİN İÇ DUVARLARINDA HİÇ İS İZİNİN BULUNMAMASIDIR. Eğer evrimci arkeologların iddia ettiği gibi, aydınlatma için meşale ve benzeri malzemeler kullanılmış olsaydı duvarlarda mutlaka is olması gerekirdi. Ancak piramitlerin en içteki dehlizlerinde dahi böyle bir is izi yoktur. Gerekli aydınlatma sağlanmadan, inşaatın devam etmesi, daha da önemlisi duvarlardaki gösterişli resimlerin yapılabilmesi mümkün değildir. Bu da Mısır’da elektriğin kullanılmış olma ihtimalini daha da kuvvetlendirmektedir.
ELLERİNDE ARK LAMBALARIYLA ANTİK MISIRLILAR
Ark lambalarında iki iletken çubuk arasında oluşan ışık arkı sonucunda aydınlatma sağlanır. Zıt kutuplu iki çubuk önce birbirine değdirilip daha sonra birkaç milimetre birbirlerinden uzaklaştırıldığında oluşan akım ışık oluşmasına sebep olur. Ark lambaları klasik ampullerden 200 kez daha güçlüdür ve çok güçlü, parlak bir ışık yayarlar. Bu ampuller güçlü olmaları nedeniyle atölyelerde, ışıkla tedavide, ışıldak ve projeksiyon lambalarında ve sinemacılıkta kullanılır.
19. yüzyılda yapılmış ilk ark lambalarından bir model.
![]()
![]() Bu resimdeki kişi araba aküsünden elektrik alarak zıt kutuplu
iki karbon çubukla basit bir ark lambası oluşturmuş. Antik Mısırlıların ellerinde tuttukları ışıklar da altlarında kendi bataryaları (akü) olan küçük el lambaları şeklinde görülmektedir. İnsanlık tarihi, antik dönemlerde yaşayan insanların -evrimcilerin iddialarının aksine- tahmin edilenden çok daha üstün bir teknoloji ve medeniyete sahip olduklarını gösteren yüzlerce delil ve bulguyla doludur. Antik Mısırlıların elektrik ilmine sahip olmaları da bu delillerden biridir.
17 Mart 2009 |
|||||||||||||||||||||||||
|
|
|||||||||||||||||||||||||
Popularity: 1% [?]
Ali İmran suresi, 20. ayette geçen; de ki: “Ben, bana uyanlarla birlikte, kendimi Allah’a teslim ettim.” ifadesinin ebcedi 2028 yılını vermektedir.
24 Ağustos 2010 Yazan Harun YahyaAli İmran suresi, 20. ayette geçen; de ki: “Ben, bana uyanlarla birlikte, kendimi Allah’a teslim ettim.” ifadesinin ebcedi 2028 yılını vermektedir.
| Eğer seninle çekişip-tartışırlarsa, DE Kİ: “BEN, BANA UYANLARLA BİRLİKTE, KENDİMİ ALLAH’A TESLİM ETTİM.” Ve kitap verilenlerle ümmilere de ki: “Siz de teslim oldunuz mu?” Eğer teslim oldularsa, gerçekten hidayete ermişlerdir. Fakat yüz çevirdilerse, artık sana düşen yalnızca tebliğ(etmek)dir. Allah, kulları hakkıyla görendir. (Al-i İmran Suresi, 20) |
Arapça Okunuşu: Fe in haccuke fe kul eslemtu vechiye lillahi ve men ittebeani ve kul lilleziyene utuu elkitabe ve elummiyyine e eslemtum fe in eslemuu fe kad ihtedev ve in tevellev fe innema aleyke elbelagu ve Allahu basiyrun bilibadi
…de ki: “Ben, bana uyanlarla birlikte, kendimi Allah’a teslim ettim.”…
Fe kul eslemtu vechiye lillahi ve men ittebeani
80 + 130 + 531 + 24 + 65 + 6 + 90 + 523 = 1449 / 2028 (Şeddesiz)

24 Ağustos 2010
Popularity: 1% [?]
Ali İmran suresi’nin, 26. ayetinde geçen ey mülkün sahibi Allah’ım, dilediğine mülkü verirsin “…. ifadesinin ebced değeri 1981 yılını vermektedir.
24 Ağustos 2010 Yazan Harun YahyaAli İmran suresi’nin, 26. ayetinde geçen ey mülkün sahibi Allah’ım, dilediğine mülkü verirsin “…. ifadesinin ebced değeri 1981 yılını vermektedir.
| De ki: “EY MÜLKÜN SAHİBİ ALLAH’IM, DİLEDİĞİNE MÜLKÜ VERİRSİN ve dilediğinden mülkü çekip-alırsın, dilediğini aziz kılar, dilediğini alçaltırsın; hayır Senin elindedir. Gerçekten Sen, her şeye güç yetirensin.”Ali İmran Suresi, 26 |
Arapça Okunuşu: Kul Allahumme malike elmulki tu’ti elmulke men teşau ve tenziu elmulke mimmen teşau ve tuizzu men teşau ve tuzillu men teşau bi yedike elhayru inneke ala kulli şey’in kadiyrun
…”Ey mülkün sahibi Allah’ım, dilediğine mülkü verirsin…
Allahumme maliku elmulki tu’ti elmulke men teşau
76 + 91 + 90 + 811 + 121 + 90 + 702 = 1981 (Şeddesiz)

24 Ağustos 2010
Popularity: 1% [?]



![Adnan OKTAR’LA Ramazan ayı sohbetleri makalesi 20.Gün [2010] abc1 tv2 Adnan OKTAR’LA Ramazan ayı sohbetleri makalesi 20.Gün [2010]](http://us3.harunyahya.com/Image/tr_ramazan/abc1_tv2.jpg)
![Adnan OKTAR’LA Ramazan ayı sohbetleri makalesi 20.Gün [2010] abc1 tv4 Adnan OKTAR’LA Ramazan ayı sohbetleri makalesi 20.Gün [2010]](http://us3.harunyahya.com/Image/tr_ramazan/abc1_tv4.jpg)
![Adnan OKTAR’LA Ramazan ayı sohbetleri makalesi 20.Gün [2010] abc1 tv5 Adnan OKTAR’LA Ramazan ayı sohbetleri makalesi 20.Gün [2010]](http://us3.harunyahya.com/Image/tr_ramazan/abc1_tv5.jpg)
![Adnan OKTAR’LA Ramazan ayı sohbetleri makalesi 20.Gün [2010] abc1 tv7 Adnan OKTAR’LA Ramazan ayı sohbetleri makalesi 20.Gün [2010]](http://us3.harunyahya.com/Image/tr_ramazan/abc1_tv7.jpg)
![Adnan OKTAR’LA Ramazan ayı sohbetleri makalesi 20.Gün [2010] ermenistan vakit240310 Adnan OKTAR’LA Ramazan ayı sohbetleri makalesi 20.Gün [2010]](http://us3.harunyahya.com/Image/tr_ramazan/ermenistan_vakit240310.jpg)



















