Download (DOC)
Online Oku
Download (PDF)
Kitabı satın alın
Risale-i Nur’da Mehdiyet’in Anlatıldığı Bölümler
1. Önceki Mehdiler ahir zamanın büyük Mehdisi ünvanını almamışlardır
Said-i Nursî imzalı “Tekbirâtü’l-Huccac fî Arafat” baÅŸlıklı mektupta, “Nurun ehemmiyetli bir kısım ÅŸakirtleri pek musırrâne olarak (ısrarla ve inatla) âhirzamanda gelen âl-i Beytin büyük bir mürÅŸidi seni zannediyorlar. Sen de onların fikirlerini musırrâne (ısrarla) kabul etmiyorsun, çekiniyorsun. Bu bir tezattır. Hallini isteriz” diye sormaları sebebiyle, onlara cevap olmak üzere, BUNDAN SONRA GELECEK MEHDÃŽ-İ RESULÜN, temsil ettiÄŸi kudsî cemaatin ÅŸahs-ı mânevîsinin üç vazifesi olduÄŸu, bunların imanı kurtarmak, hilâfet-i Muhammediye (a.s.m.) (Müslümanların manevi lideri) ünvanıyla ÅŸeâir-i İslâmiyeyi ihyâ etmek ve inkılâbât-ı zamaniye ile çok ahkâm-ı Kur’âniyenin ve ÅŸeriat-ı Muhammediyenin (a.s.m.) kanunlarının bir derece tâdile uÄŸramasıyla O ZÂT, bu vazife-i uzmâyı yapmaya çalışır. Nur ÅŸakirtleri birinci vazifeyi tamamıyla Risale-i Nur’da gördüklerinden, ikinci, üçüncü vazifeleri de, buna nisbeten ikinci, üçüncü derecededir diye, Risale-i Nur’un ÅŸahs-ı mânevîsini haklı olarak bir nevi mehdi telâkki ediyorlar. Bir kısmı, o ÅŸahs-ı mânevînin bir mümessili olan bîçare tercümanını zannettiklerinden, bazan o ismi ona da veriyorlar. Hattâ, evliyanın bir kısmı, keramet-i gaybiyelerinde Risale-i Nur’u aynı o âhir zamanın hidâyet edicisi olduÄŸu, bu tahkikatla teville anlaşılır diyorlar.
İki noktada bir iltibas (karıştırma) var; tevil lâzımdır.
Birincisi: âhirde iki vazife, gerçi hakikat noktasında birinci vazife derecesinde deÄŸiller. Fakat hilâfet-i Muhammediye (a.s.m.) ve ittihad-ı İslâm avamda ve ehl-i siyasette, hususan bu asrın efkârında o birinci vazifeden bin derece geniÅŸ görünüyor. Gerçi her asırda hidayet edici bir nevi mehdî ve müceddid geliyor ve gelmiÅŸ. Fakat herbiri üç vazifeden birisini bir cihette yapması itibarıyla, ÂHİRZAMANIN BÜYÜK MEHDÃŽSİ , ÜNVANINI ALMAMIÅžLAR.Â
İkincisi: ÂHİR ZAMANIN O BÜYÜK ÅžAHSI, ÂL-İ BEYT’TEN OLACAK. Gerçi mânen ben Hazret-i Ali’nin (r.a.) bir veled-i mânevîsi hükmündeyim. Ondan hakikat dersini aldım. Ve âl-i Muhammed (a.s.m.) bir mânâda hakikî Nur ÅŸakirtlerine şâmil olmasından, ben de âl-i Beytten sayılabilirim. Fakat Nurun mesleÄŸinde hiçbir cihette benlik, ÅŸahsiyet, ÅŸahsî makamları arzu etmek, ÅŸan ve ÅŸeref kazanmak olmaz. Nurda ihlâsı bozmamak için uhrevî makamat dahi bana verilse, bırakmaya kendimi mecbur bilirim diye, yarı muvafakat ÅŸeklinde bir cevap verilmekte ve bu mehdîlik teklifi açık ve kesin olarak reddedilmemektedir. (Åžualar, 14. Åžua, sf. 381, 382)
2. 1400 sene sonra gelecek bir hakikati asırlarında karib sanmışlar
Kur’an “Kıyamet yaklaÅŸtı, ay yarıldı. (Kamer Sûresi: 1.) ” der. “Kıyamet yakındır” ferman ediyor. Bin bu kadar sene geçtikten sonra gelmemesi, yakınlığına halel vermez. Zira kıyamet, dünyanın ecelidir. Dünyanın ömrüne nisbeten bin veya ikibin sene, bir seneye nisbetle bir-iki gün veya bir-iki dakika gibidir. Saat-ı Kıyamet yalnız insaniyetin eceli deÄŸil ki, onun ömrüne nisbet edilip baîd (uzak) görülsün. İşte bunun içindir ki, Hakîm-i Mutlak, kıyameti mugayyebat-ı hamseden olarak ilminde saklıyor. İşte bu ibham (bilinmezlik) sırrındandır ki, her asır, hattâ asr-ı hakikatbîn olan Asr-ı Saadet dahi daima kıyametten korkmuÅŸlar. Hattâ bazıları, “Åžeraiti hemen hemen çıkmış” demiÅŸler. İşte bu hakikatı bilmeyen insafsız insanlar derler ki: “Âhiretin tafsilatını ders alan müteyakkız kalbli, keskin nazarlı olan sahabelerin fikirleri, niçin 1000 sene hakikattan uzak olarak fikirleri düşmüş gibi, İstikbal-i dünyeviyede 1400 sene sonra gelecek bir hakikati asırlarında karib zannetmiÅŸler.”
Elcevab: Çünki Sahabeler, feyz-i sohbet-i nübüvvetten herkesten ziyade dâr-ı âhireti düşünerek, dünyanın fenasını bilerek, kıyametin ibham-ı vaktindeki hikmet-i İlahiyeyi anlayarak ecel-i ÅŸahsî gibi dünyanın eceline karşı dahi daima muntazır bir vaziyet alarak, âhiretlerine ciddî çalışmışlar. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm “Kıyameti bekleyiniz, intizar ediniz” tekrar etmesi, ÅŸu hikmetten ileri gelmiÅŸ bir irÅŸad-ı Nebevîdir. Yoksa vuku-u muayyene dair bir vahyin hükmüyle deÄŸildir ki, hakikattan uzak olsun. İllet ayrıdır, hikmet ayrıdır. İşte Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bu nevi sözleri hikmet-i ibhamdan ileri geliyor. Hem ÅŸu sırdandır ki; HZ. MEHDİ (A.S.), SÜFYAN GİBİ ÂHİRZAMANDA GELECEK EÅžHASLARI çok zaman evvel hattâ Tâbiîn zamanında onları beklemiÅŸler, yetiÅŸmek emelinde bulunmuÅŸlar. Hattâ bazı ehl-i velayet “Onlar geçmiÅŸ” demiÅŸler. İşte bu da, kıyamet gibi, hikmet-i İlahiye iktiza eder ki; vakitleri taayyün etmesin. Çünki her zaman, her asır, kuvve-i maneviyenin takviyesine medar olacak ve yeisten kurtaracak “Mehdi” manasına muhtaçtır. Bu manada, her asrın bir hissesi bulunmak lâzımdır. Hem gaflet içinde fenalara uymamak ve lâkaydlıkta nefsin dizginini bırakmamak için, nifakın başına geçecek müdhiÅŸ ÅŸahıslardan her asır çekinmeli ve korkmalı. EÄŸer tayin edilseydi, maslahat-ı irÅŸad-ı umumî zayi’ olurdu.
3. Hz. Mehdi (as)’ın 3 büyük vazifesi olacak
Aziz, sıddık kardeşlerim,
Evvela: Nurun ehemmiyetli ve çok hayırlı bir ÅŸakirdi, çokların namına benden sordu ki: “Nurun halis ve ehemmiyetli bir kısım ÅŸakirtleri, pek musırrane olarak (ısrarla), ahir zamanda gelen Al-i Beytin büyük bir mürÅŸidi seni zannediyorlar ve o kadar çekindiÄŸin halde onlar ısrar ediyorlar. Sen de bu kadar musırrane onların fikirlerini kabul etmiyorsun, çekiniyorsun. Elbette onların elinde bir hakikat ve kat i bir hüccet var ve sen de bir hikmet ve hakikate binaen onlara muvafakat etmiyorsun. Bu ise bir tezattır, herhalde hallini istiyoruz.”
Ben de bu zatın temsil ettiği çok mesaillere cevaben derim ki: O has Nurcuların ellerinde bir hakikat var. Fakat iki cihette bir tabir ve tevil lazım.
BİRİNCİSİ : Çok defa mektuplarımda işaret ettiğim gibi, Mehdi-i Al-i Resulün temsil ettiği kudsi cemaatinin şahs-ı manevisinin üç vazifesi var. Eğer çabuk kıyamet kopmazsa ve beşer bütün bütün yoldan çıkmazsa, o vazifeleri onun cemiyeti ve seyyidler cemaati yapacağını rahmet-i İlahiyeden bekliyoruz. VE ONUN ÜÇ BÜYÜK VAZİFESİ OLACAK :
Birincisi : Fen ve felsefenin tasallutuyla ve maddiyun ve tabiiyyun taunu, beşer içine intişar etmesiyle, herşeyden evvel felsefeyi ve maddiyun fikrini tam susturacak bir tarzda imanı kurtarmaktır.
Ehl-i imanı dalaletten muhafaza etmek ve bu vazife hem dünya, hem herÅŸeyi bırakmakla, çok zaman tedkikat ile meÅŸguliyeti iktiza ettiÄŸinden, HAZRET-İ MEHDİ’NİN, o vazifesini bizzat kendisi görmeye vakit ve hal müsaade edemez . Çünkü hilafet-i Muhammediye (a.s.m.) cihetindeki saltanatı, onunla iÅŸtigale vakit bırakmıyor. Herhalde o vazifeyi ondan evvel bir taife bir cihette görecek.
O zât , o taifenin uzun tedkikatı (o topluluğun uzun araştırmaları, incelemeleri) ile yazdıkları eseri KENDİNE hazır bir program yapacak , onun ile o birinci vazifeyi tam yapmış olacak. Bu vazifenin istinad ettiği (dayandığı) kuvvet ve manevî ordusu, yalnız ihlas ve sadakat ve tesanüd (dayanışma) sıfatlarına tam sahib olan bir kısım şakirdlerdir (öğrencilerdir). Ne kadar da az da olsalar, manen bir ordu kadar kuvvetli ve kıymetli sayılırlar.
İkinci vazifesi : Hilafet-i Muhammediye (a.s.m.) unvanıyla şeair-i İslamiyeyi ihya etmektir. Alem-i İslamın vahdetini nokta-i istinad edip beşeriyeti maddi ve manevi tehlikelerden ve gazab-ı İlahiden kurtarmaktır. Bu vazifenin, nokta-i istinadı ve hadimleri, milyonlarla efradı bulunan ordular lazımdır.
Üçüncü vazifesi : İnkılabat-ı zamaniye ile çok ahkam-ı Kur’âniyenin zedelenmesiyle ve ÅŸeriat-ı Muhammediyenin (a.s.m.) kanunları bir derece tatile uÄŸramasıyla, O ZAT , bütün ehl-i imanın manevi yardımlarıyla ve ittihad-ı islamın muavenetiyle ve bütün ulema ve evliyanın ve bilhassa al-i beytin neslinden her asırda kuvvetli ve kesretli bulunan milyonlar fedakar seyyidlerin iltihaklarıyla o vazife-i uzmayı yapmaya çalışır. Åžimdi hakikat-i hal böyle olduÄŸu halde, en birinci vazifesi ve en yüksek mesleÄŸi olan imanı kurtarmak ve imanı, tahkiki bir surette umuma ders vermek, hatta avamın da imanını tahkiki yapmak vazifesi ise, manen ve hakikaten hidayet edici, irÅŸad edici manasının tam sarahatini ifade ettiÄŸi için, Nur ÅŸakirtleri bu vazifeyi tamamıyla Risale-i Nur da gördüklerinden, ikinci ve üçüncü vazifeler buna nisbeten ikinci ve üçüncü derecedir diye, Risale-i Nur’un ÅŸahs-ı manevisini haklı olarak bir nevi Mehdi telakki ediyorlar. O ÅŸahs-ı manevinin de bir mümessili, Nur ÅŸakirtlerinin tesanüdünden gelen bir ÅŸahs-ı manevisi ve o ÅŸahs-ı manevide bir nevi mümessili olan biçare tercümanını zannettiklerinden, bazan o ismi ona da veriyorlar. GERÇİ BU, BİR İLTİBAS VE BİR SEHİVDİR, FAKAT ONLAR ONDA MESUL DEĞİLLER. Çünkü ziyade hüsn-ü zan, eskiden beri cereyan ediyor ve itiraz edilmez. Ben de o kardeÅŸlerimin pek ziyade hüsn-ü zanlarını bir nevi dua ve bir temenni ve Nur talebelerinin kemal-i itikatlarının bir tereÅŸÅŸuhu gördüğümden, onlara çok iliÅŸmezdim. Hatta eski evliyanın bir kısmı, keramet-i gaybiyelerinde Risale-i Nur u aynı o ahir zamanın hidayet edicisi olduÄŸu diye keÅŸifleri, bu tahkikat ile tevili anlaşılır. Demek iki noktada bir iltibas var; tevil lazımdır.
Birincisi: Ahirdeki iki vazife, gerçi hakikat noktasında birinci vazife derecesinde deÄŸiller; fakat hilafet-i Muhammediye (a.s.m.) ve ittihad-ı İslam ordularıyla zemin yüzünde saltanat-ı İslamiyeyi sürmek cihetinde herkeste, hususan avamda, hususan ehl-i siyasette, hususan bu asrın efkarında, o birinci vazifeden bin derece geniÅŸ görünüyor. Ve bu isim bir adama verildiÄŸi vakit, bu iki vazife hatıra geliyor; siyaset manasını ihsas eder, belki de bir hodfuruÅŸluk (övünme) manasını hatıra getirir; belki bir ÅŸan, ÅŸeref ve makamperestlik ve şöhretperestlik arzularını gösterir. Ve eskiden beri ve ÅŸimdi de çok safdil ve makamperest zatlar, Mehdi olacağım diye dava ederler. GERÇİ HER ASIRDA HİDAYET EDİCİ, BİR NEVİ MEHDİ VE MÜCEDDİD GELİYOR VE GELMİŞ. FAKAT HERBİRİ, ÜÇ VAZİFELERDEN BİRİSİNİ BİR CİHETTE YAPMASI İTİBARIYLA, AHİR ZAMANIN BÜYÜK MEHDİ UNVANINI ALMAMIÅžLAR. Hem mahkemede Denizli ehl-i vukufu, bazı ÅŸakirtlerin bu itikatlarına göre, bana karşı demiÅŸler ki: “EÄŸer Mehdilik dava etse, bütün ÅŸakirtleri kabul edecekler.” 
Ben de onlara demiÅŸtim: “Ben, kendimi seyyid bilemiyorum. Bu zamanda nesiller bilinmiyor. HALBUKİ AHİR ZAMANIN O BÜYÜK ÅžAHSI, Al-i Beytten olacaktır. Gerçi manen ben Hazret-i Ali nin (r.a.) bir veled-i manevisi hükmünde ondan hakikat dersini aldım ve Al-i Muhammed Aleyhisselam bir manada hakiki Nur ÅŸakirtlerine ÅŸamil olmasından, ben de Al-i Beytten sayılabilirim. Fakat bu zaman ÅŸahs-ı manevi zamanı olmasından ve Nurun mesleÄŸinde hiçbir cihette benlik ve ÅŸahsiyet ve ÅŸahsi makamları arzu etmek ve ÅŸan ÅŸeref kazanmak olmaz; ve sırr-ı ihlasa tam muhalif olmasından, Cenab-ı Hakka hadsiz şükür ediyorum ki, beni kendime beÄŸendirmemesinden, ben öyle ÅŸahsi ve haddimden hadsiz derece fazla makamata gözümü dikmem. Ve Nurdaki ihlası bozmamak için, uhrevi makamat dahi bana verilse, bırakmaya kendimi mecbur biliyorum” dedim, o ehl-i vukuf sustu. (EmirdaÄŸ Lâhikası, Dahiliye Vekili İle Bir Hasbihalden Bir Parçadır, sf. 266-267)








Sayın Adnan Oktar’ın A9 TV’deki canlı sohbeti (6 Mart 2012; 22:00)